Zorunlu kanun

Normlar Kanun; 2841 Sayılı Zorunlu İlköğrenim Çağı Dışında Kalmış Okuma Yazma Bilmeyen Vatandaşların, Okuryazar Duruma Getirilmesi Veya Bunlara İlkokul Düzeyinde Eğitim-Öğretim Yaptırılması Hakkında Kanun; 29.01.2020. Son Güncelleme Tarihi : 29.01.2020. Zorunlu BES'e yeni düzenleme Bireysel emeklilikte otomatik katılım ile ilgili düzenleme değişti. Resmi Gazete'de yayımlanan yönetmeliğe göre otomatik katılımda cayma hakkını ... Tehlikeli ve çok tehlikeli işlerde çalışanlar için Mesleki Yeterlilik Belgesi 5544 sayılı Kanun ile zorunlu hale getirilmişti. 11 Kasım 2018 tarihinde yayınlanan tebliğ ile genişletilen meslek gruplarına, 03 Ekim 2019 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan tebliğ ile yenileri eklendi. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca yayımlanan tebliğlerle bazı mesleklerde ... ZORUNLU MÜDAFİ/VEKİL ÜCRETİ 5320 Sayılı kanun uyarınca, zorunlu müdafi/vekil ücreti yargılama giderlerinden sayılmaktadır.CMK 325 Uyarınca da yargılama sonunda cezaya veya güvenlik tedbirine hükmedilmesi,hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve cezanın ertelenmesi hallerinde yargılama giderleri sanığa yükletilir. Madde 15 - (1) 25/11/1999 tarihli ve 587 sayılı Zorunlu Deprem Sigortasına Dair Kanun Hükmünde Kararname yürürlükten kaldırılmıştır. Madde 16 - (1) 15/5/1959 tarihli ve 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısiyle Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanunun 29 uncu maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir. Zorunlu arabuluculuk sürecinin kapsamının genişletilmesine ilişkin uzun süredir devam eden ve bir bölümünde bizim de yer aldığımız çalışmalar tamamlanarak; bu çalışmalar sonucunda hazırlanan metin; 13 Kasım 2018 tarihli ve E.2/1286 sayılı “Abonelik Sözleşmesinden Kaynaklanan Para Alacaklarına İlişkin Takibin Başlatılması Usulü Hakkında Kanun Teklifi (Kanun ... 1479-4/1b Zorunlu Sig. 4b eski adıyla bağkur sigortalıları için alt koddur. Vergi kaydından dolayı bağkurlu olan esnaflar ile şirket ortaklarının hizmetleri bu kapsamda hizmet olarak görünür. Sigorta kolu 4c Kanun, kanun hükmünde kararname, tüzük, yönetmelik ve tebliğlerin kodifikasyonu yapılmış güncel metinleri ile kanunların mülga hükümlerinin bulunduğu resmi kaynak. Bu Kanun Hükmünde Kararnamenin yayımı tarihinden sonra mesken olarak inşa edilecek bağımsız bölümler ve binalar için, ilgili mevzuat çerçevesinde inşaat ruhsatı alınmış olması kaydıyla, iskan izninden veya içinde yaşanmaya başlanmasından itibaren bir ay içinde zorunlu deprem sigortası yaptırılır. Tüketici uyuşmazlıklarında zorunlu arabuluculuğa istisna Tüketici hakem heyetlerinin görev sınırlarında kalan ve 2020 yılı için değeri 10.390 TL’ye kadar olan tüketici ...

İş Güvenliği Kanunu Acar OSGB

2020.10.20 09:54 acarosgb İş Güvenliği Kanunu Acar OSGB

İş Güvenliği Kanunu

İşyerindeki iş sağlığı ve iş güvenliğinin oluşması, mevcut sağlık ve güvenlik şartlarının yerine gelmesi ve iyileştirilmesi için işverenle çalışanların görev yetki, sorumluluk, hak ve yükümlülüklerini düzenlemek adına hazırlanmış kanuna İş Güvenliği Kanunu diyoruz.
İş güvenliği, çalışan işçi ve personellerin iş kazası ile meslek hastalıkları risklerine karşı önlem alınması ve güvenli çalışma ortamı oluşması için gereken çalışmalara iş güvenliği denir. 6331 Sayılı İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kanunu, kamu ve özel sektör ayırmadan tüm işyerlerinde çıraklar ve stajyerler dâhil olmak üzere tüm çalışanlara faaliyetlerine bakılmadan iş güvenliği kanunu uygulanır. Kanun hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz: https://www.acarosgb.com.tis-guvenligi-kanunu/
Peki kimler İş Güvenliği Kanunu kapsamı dışındadır?
İş güvenliği kanunu kapsamı dışında kalanlar; TSK’da görev yapan personeller, Genel Kolluk Kuvvetleri ile Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı, Afetleri ve Acil Durum birimlerinin müdahale ekipleri, ev hizmetlerinde bulunan kişiler, yanında bir çalışan dahi olmadan yani istihdam sağlamayan kendi nam ve hesabına aynı zamanda mal ve hizmet üretenler.
*Az tehlikeli sınıfta yer alan işletmeler çalışan sayılarına göre iş güvenliği hizmeti almaları gerekebilir. Az tehlikeli sınıfta 50 çalışana kadar hizmet almaları zorunlu değildir. İşyerleri tehlike sınıflarına buradan ulaşabilirsiniz: https://www.acarosgb.com.tis-guvenligi-kanunu/
İş sağlığı ve güvenliği kanunu hakkında aşağıda önemli konu maddeleri yer almaktadır. Bu maddeler;
· İşverenler ile çalışanların görev, yetki ve yükümlülükleri hakkında,
· Konsey, kurul ve koordinasyon hakkında,
· Teftiş ve idari yaptırımlar hakkında,
· Çeşitli ve aynı zamanda geçici hükümler hakkında maddeler içerir.
İşveren ve Çalışanların Görevleri, Sorumlulukları ve Yükümlülükleri
İş güvenliği kanunu, işverenler devlet ve çalışanlardan oluşan bir yapıya sahiptirler. İş güvenliği kanunun bu bahsedilen bölümünde işverenler ve çalışanların üzerine görevler ve sorumluluklar verilmiştir. İşverenlere kanunla ciddi sorumluluklar yüklenmiş ve sorumluluktan kaç hakları sınırlandırılmıştır.
İş güvenliği kanunu hakkında detaylı bilgiye ve fiyat teklifi almak için bu adresi ziyaret edebilirsiniz: https://www.acarosgb.com.tis-guvenligi-kanunu/
submitted by acarosgb to u/acarosgb [link] [comments]


2020.10.10 18:27 RealSerdar İstanbul Sözleşmesi hakkında bazı sorular ve eleştiriler.

Sloganı güzel: "İstanbul sözleşmesi yaşatır" Kısa, akılda kalıcı, kendine has bi ritmi var. İnsanda paylaşma hissi yaratıyor. Bu tür bir slogana karşı olmak çok zor. Çünkü kim insanların yaşatılmasına karşı gelebilir ki?
 
Sözleşmeye olan eleştirileri izledim. Aklıma yatanları ve yatmadığı halde bende soru işareti uyandıran kısımları şunlar. Sözleşmeyi okudum da. Ama kontrat şeklinde yazıldığı için ve hukuk geçmişim olmadığı için eleştirileri dinlemeyi tercih ettim. Bir kontratta yazan ince husuları o eleştirilerde detaylı dinledim. Eleştiriler ise genelde "şeytan ayrıntıda gizlidir" tarzında.
 
Sözleşme burda: https://im.habertürk.com/ımages/others/2020/02/20/STANBUL_SÖZLEŞMES.pdf
 
Madde 3-c: Toplumsal Cinsiyet:
Sözleşme neden buna bu kadar vurgu yapıyor. Kadınların toplum içindeki görevleri ile kadına şiddet arasında direkt bağlantı mı görüyorlar? Kadınlar ve erkekler yapı olarak birbirilerinde farklılar. Milyonlarca yıllık bir ayrımdan bahsediyoruz. Bu ayrım lafı başka bi sub'da tepki aldı. Kadınlar erkeklere göre daha hassastırlar mesela. Kadınla erkeğin hassaslığı aynı değil. Bunun sebebi binlerce yıllık evrim. Bu yeti onların binlerce yıldır aynı anda birden çocuğa bakmasından gelmiyor mu? Mesela 1000 yıl önce bir kadın 4-5 çocuğa bakarken onların sağlığından, can güvenliğinden sorumluydu. Fare gelip çocuğun elini yiyebilir, akrep sokabilir, çakal gelebilir, çocuk dışardayken bi haydut çocuğu kaçırabilir. Bütün bu sebeplerden dolayı çocuğa bakmakla sorumlu olan kadınların bütün radarlarının gün boyu açık olması onları daha hassas varlıklar haline getirmedi mi? Bu ayrım kadına olan şiddeti azdıran bişey mi? Mesela bir kadın bir bebekle saatlerce oynayıp ilginebilirken, bir erkeğin bunu yapamaması, ama bir kadının da bir erkek gibi fiziki zor işlerin altına girememesi, bunlar toplumsal cinsiyetçilik mi? Yoksa bunlar aslında binlerce yıllık bir toplumsal gelişimin organik sonuçları mı? Eğer erkekler kadınları kendileri ile eşit görmeye başlarlarsa, kadınlara erkeklere davrandıkları gibi davranmaya başlarlarsa bundan zararlı çıkacak olanlar yine kadınlar değil mi? Son 50-60 yıla kadar gelen bu doğal-seleksiyon merkezli toplumsal durumun bugün kadına şiddetin temeline konulması size artniyetli gelmiyor mu? Bana geliyor.
Mesela "toplumsal cinsiyet" derken bu seçilebilen bişey mi? Hani biz doğamız gereği erkek kadın rollerini paylaşmıyoruz da, ailenin ve toplumun zoruyla mı erkek kadın rollerini üstleniyoruz? Mesela aile, toplum, kültür olmasa, erkek-kadın arası bi fark kalmayacak mı? İki cinsiyet arası geçişler normalleşecek mi?
Şunlar toplumsal cinsiyetçilik mi?
  • Erkeğe mavi, kıza pembe giydirmek
  • Erkek çocuğuna erkek ismi, kız çocuğuna kız ismi vermek
  • Erkek çocuğuna aslan yeğenim, kız çocuğuna tatlı kızım demek
  • Erkek çocuğuna top, silah, kepçe, kız çocuğuna bebek hediye etmek.
Bu saydıklarımı cinsiyetçi değerlendirmek kültürü, geleneği, göreneği yok saymak, değersiz saymak değil mi?
Bütün bu saydıklarımla kadına şiddet arasında ne bağlantı var?
 
Madde 3-a: Ekonomik Şiddet diyor.
Ekonomik şiddet nedir? Erkek emlakçı karısına "şu müşterin beni rahatsız etti, onunla bi daha iş yapma" derse bu ekonomik şiddet mi? Şiddet ise, devlet bunun üstüne, erkek sanki karısını dövmüş gibi, kararlılıkla mı yürümeli? Madde 4-1 diyor ki "Taraflar herkesin, özellikle de kadınların, gerek kamu gerekse özel alanda şiddete maruz kalmaksızın yaşama hakkını yaygınlaştırmak ve korumak için gerekli olan yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır.". Sanki bu durumda devlet, yargı sistemi gemi azıya almalı gibi bi sonuç çıkmıyor mu? Bana kadın-erkek arası organik ilişkinin yerini suni, yapay bir ilişki çeşidi alacak gibi geliyor.
Psikolojik şiddet: Bir erkek karısına elinde olmadan bağırırsa, ve kadın erkeği şikayet ederse, o erkeğin uzaklaştırma kararıyla cezalandırılması sizce doğru mu? Normalde karı-koca ilişkilerinde edilen kavgalar, tartışmalar gönül almalarla bitmeli iken, devletin bekçi başı gibi aile kurumunun üstünde bir tarafın şikayetini beklemesi topluma ne kadar faydalı.
Sizce bu tür bir psikolojik şiddet ile cinsi/fiziki şiddet aynı şeyler mi?
Mesela bir kadın iş eğitimi için eşinden arabasını istese, iş eğitimine işyerinde çalışan başka bir erkekle gidecek olsa, ve kadının eşi ister kıskançlık, ister başka bi sebeple arabayı vermezse, bu erkeğin karısının ekonomik açıdan güçlenmesine engel teşkil ettiğinden dolayı ekonomik şiddet olarak görülebilir mi? Burda kadın erkek ilişkini robotlaştıran bir amaç yok mu?
Bu kadın kocasından bu iş eğitimi için ekstra para isterse ve koca vermezse, bu da ekonomik şiddet kavramına girmiyor mu? Madde 3-a diyor ki "Kadına karşı şiddetten, kadınlara karşı bir insan hakları ihlali ve ayrımcılık anlaşılacak ve bu terim, ister kamu ister özel yaşamda meydana gelsinler, söz konusu eylemlerde bulunma tehdidi, zorlama veya özgürlüğün rastgele bir biçimde kısıtlanması da dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar ve acı verilmesi sonucunu doğuracak toplumsal cinsiyete dayalı tüm şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır;". Adam para vermezse ekonomik zarar ve acı verdiği için sanki kadını dövmüş gibi değerlendirebilir mi? Eğer yok o kadar diyorsanız, istanbul sözleşmesi bu 4 çeşit şiddetin (ekonomik, cinsel, psikolojik, fiziksel) hepsini aynı tutuyor.
Bana kadınla erkek arasındaki gönül ilişkisini robotlaştıran bir amaç var sanki. Ama destekleyenler "ekonomik şiddete karşıyım" diyip destekliyor heralde?
 
Madde 4-3: Cinsel yönelim:
Mağdurların hakları cinsel yönelim konusunda ayrımcılık olmadan korunmalı diyor. Sizce, örneğin 13 yasındaki bir erkek çocuk "ben kadın olacağım" derse, aile buna karşı çıkarsa bu çocuğa karşı psikolojik şiddet midir? Bu kanuna göre aile içi şiddetin engellenmesi gereğince devlet çocuğu aileden alabilir mi? Madde 45 tedbir açısından çocuğun velayetinin aileden geri alınmasının yolunu açıyor. Avrupada olduğu gibi, aileyle çocuk arasında cinsel yönelimden dolayı bir gerilim olduğunda bunu aile içi şiddet sayıp çocuğu aileden alma yetkisine sahip bi devlet gücü var. Ben bunun Türk kültürüne ait olmayan bir şey olduğunu düşünüyorum.
 
Madde 45- yaptırımlar Taraflar Bu Sözleşme uyarınca belirlenen suçların, ciddiyetleri dikkate alınarak, etkili, orantılı ve caydırıcı cezalarla cezalandırılması için gerekli yasal veya diğer tedbirleri alacaklardır. Taraflar faillerle ilgili olarak aşağıda belirtilen diğer tedbirler de alabilirler: 1) hüküm giyen şahısların izlenmesi veya bu şahısların kontrol altında tutulması; 2) Çocuğun menfaatleri, ki buna çocuğun güvenliği de dahildir, başka bir şekilde teminat altına alınamıyorsa velayet haklarının geri alınması.
 
Madde 12-1:
Örneğin çocuğa bakmak annenin görevi tarzı bir töre, gelenek var. Bunun kökünün kazınmasının yolu açılıyor. Kadınlar binlerce yıldır çocuk doğurup bakmış. Bir çocuğun uzun süreli ilgi açlığını bir erkek bir kadın gibi gideremez. Anne çocuğunun ağlamasını, isteklerini saatlerce çekebilir ama binlerce yıldır görevi eve aş getirmek olan bir erkek bu görevi yerine tam getiremez. Şimdi devletten bu konuda beklenen ne? Okullarda çocukluktan itibaren çocuklara "annenin çocuğa olan görevleri ile babanın görevleri birebir aynıdır" falan mı dicez? Ayrıca annenin çocuğa bakma görevinin kadına şiddetle ne alakası var?
 
Madde 12-5 ve 42: Sözde namus kavramından bahsediyor. Örneğin ben pavyonda çalışmak istiyorum diyen bir kadın kocası bağırır ve hayır derse, bu hem aile içi şiddet hem de ekonomik şiddet mi sayılacak? Eğer bu da bi çeşit şiddetse, devletin erkeğe bu konuda yaptırımı ne olacak? Bir sonraki aşama ne? Vatan namustur kavramı da "sözde namus" mu olacak?
Genele vurursak. Mehmet Akif "İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyeek" derken sözde namustan mı bahsediyordu?
Namus cinayetleri oluyor diye namus kavramını boş göstermek, hedef göstermek değil mi bu?
 
Madde 36-3: Birlikte yaşayan eşler diyerek batıdaki "common-law partnership" kavramını Türk sosyal yapısına evlilikle aynı seviyede getiriyor. Bu toplumun değiştirilmesi değil mi? Kadına şiddetle alakalı bi dokümanda bunun ne işi var?
 
Madde 48 - Aile büyüklerin elinin kolunun bağlanması
Her türlü şiddette (ekonomik, psikolojik, fiziksel), her türlü uzlaştırma ve arabuluculuk yasak.. Türk kültüründe bir çiftin arası bozulduğu zaman aile büyüklerinin araya girmesi var. Bu sözleşme bu ailesel müdaheleyi isteğe bağlı suç haline getirebiliyor. Neden? Türk aileleri çocuklarının (kız ya da erkek) ailevi problemlerine müdahale ettiklerinde bunun kendilerini adalet sistemi ile yüzyüze getirebilecek bişey olduğunu öğrendiklerinde hala istanbul sözleşmesine destek verirler mi?
Bu olayın dini bi tarafı da var. Ülkenin çoğunluğu Müslüman. Nisa/35'te karı koca arası problemlerde erkeğin ve kadının ailesinden birer hakem gönderin diyor. İstanbul sözlemesi bunu men edebiliyor.
 
Kadın kavramının 18 yaş altını da kapsaması: Buna göre 18 yasının altında seks yapan çocukların ebevenynleri tarafından disipline edilmesi, tepki gösterilmesi, cezalandırılması cinsel/psikolojik şiddet tanımına giriyor mu? Örneğin çocuk 16 yasında hamile kaldı. Aile "çocuğun babasıyla evleneceksin" derse bu zorla evlilik kavramına giriyor mu? Giriyor ise istanbul sözlemesi zorla evlilikleri yasaklıyor ve mağduru koruma altına alıypr. Bu durumda 15-16 yasındaki hamile kız çocuğunu psikolojik şiddet gerekçesi ile ailesinde koparabilir mi? Bu sözleşmeyi destekleyenler etrafta evlilik dışı hamile kalmış 15-16 yasında kızlar gördükleri zaman bunun toplumsal açıdan yıkıcı olduğu konusunda hemfikirler mi?
 
Benim çözüm önerim - Madde 16 Erkek kadın ilişki bozulmalarında (boşanmalarda, ya da ayrılık sonrası şiddetli diyaloglarda) hem erkeğe hem kadına zorunlu terapi şart olmalı. Kadın "benim beraber olduğum X kişisinin yardıma ihtiyacı var" dedi mi devlet o kişiye zorunlu zihinsel yardım sunmalı. Olmalı ki keskin sirkenin küpüne nasıl zarar verebileceğini anlasınlar. Anger management kursları da olur. Bu sayede cinnet geçirebilecek pek çok insan bir hata yapmadan doğru yolu bulabilir. Bence cinnet geçiren bi adamı hiç bir kanun durduramaz. Madde 16 o yönden güzel. Neden hem kadına hem erkeğe terapi diyebilirsiniz. Çünkü fiziki güç olarak üstünlük erkekte ama psikolojik güç kadında. Kadınlar da konuşarak erkekleri raylarından çıkarabiliyorlar. İki taraf ta terapi almalı.
Bence evet bi erkeğin kadına el kaldırması şiddet: Fiziki şiddet. Bir kadının laflarıyla erkeği zıvanadan çıkarması da şiddet: Psikolojik şiddet.  
Sözleşmenin taraflara yardım konusunda güzel maddeleri var. Barınak olsun, psikolojik yardım olsun.. Ya da şiddet gören kadının anında iletişim kurabileceği yardım masaları olsun. Bunlar güzel şeyler. Ama sözleşme içindeki kimi maddeler ve isteklerin toplumun dengesini bozmaya çanak tuttuğu hissini yaratıyor bende.
Bu sözleşmenin yazarı Feride Acar. Buraya göre http://www.kimkimdir.net.tkişileferide-acar . Bir oğlu var, adı da Aybar Can Acar. Aybar adı türk Sosyalisti "Mehmet Ali Aybar"dan mı geliyor? Şahıs akademisyen olduğu halde çocuğuna idol olarak gördüğü birinin adını mı verdi acaba? Ebeveynlerin hayat görüşünü yansıttığı için çocuklarını isimlerdimelerine aşinayım. Deniz, Mahir, Ulaş, Mehmet Akif, Yunus Emre, Sümeyye, Talha falan.. Ama Aybar ismini ilk defa duydum desem yanlış olmaz. Tabii başka bir Aybar da olabilir. Spekülasyon yapıyorum. Kendisi de sosyalist mi? Marksist mi? Marksizmin sistemi alt-üst etmek için sistemi ayakta tutan her kuruma saldırıp devrimi gerçek kılmaya çalıştığı bilinen bir olay. Bu kadının toplumu gelenekse olarak ayakta tutan tarih, aile, gelenek, görenek, ortak bi geçmiş ve gelecek, ortak tarihi kahramanlar gibi kavramlara bakışını merak ediyorum. Acaba dünyanın nüfusunun 2 milyardan az olması gerektiğini savunan anti-insan temelli bir bakış açısına mı sahip? Merak içindeyim
submitted by RealSerdar to Turkey [link] [comments]


2020.10.10 08:00 RealSerdar İstanbul Sözleşmesi hakkında bazı sorular ve eleştiriler

Antlaşmanın ismi güzel:"İstanbul Sözleşmesi":
Akılda kalıcı. Sempatik. Umut uyandırıcı. Adı Siirt sözleşmesi değil. Nevşehir sözleşmesi değil. Adı özellikle güzel seçilmiş gibi. Bunu Amerikalı'ların büyük kanunlara isim seçmesine benzetiyorum. Patriot Act, Net Neutrality, Dreamer Act, Obamacare tarzı.
 
Sloganı da güzel: "İstanbul sözleşmesi yaşatır" Kısa, akılda kalıcı, kendine has bi ritmi var. İnsanda paylaşma hissi yaratıyor. Bu tür bir slogana karşı olmak çok zor. Çünkü kim insanların yaşatılmasına karşı gelebilir ki?
 
Sözleşmeye olan eleştirileri izledim. Aklıma yatanları ve yatmadığı halde bende soru işareti uyandıran kısımları şunlar.
Sözleşmeyi de okudum ama kontrat şeklinde yazıldığı için ve hukuk geçmişim olmadığı için eleştirileri dinlemeyi tercih ettim. Bir kontratta yazan ince husuları o eleştirilerde detaylı dinledim. Eleştiriler ise genelde "şeytan ayrıntıda gizlidir" tarzında.
 
Sözleşme burda: https://im.habertürk.com/ımages/others/2020/02/20/STANBUL_SÖZLEŞMES.pdf
 
Madde 3-c: Toplumsal Cinsiyet:
Sözleşme neden buna bu kadar vurgu yapıyor. Kadınların toplum içindeki görevleri ile kadına şiddet arasında direkt bağlantı mı görüyorlar? Kadınlar ve erkekler yapı olarak birbirilerinde farklılar. Milyonlarca yıllık bir ayrımdan bahsediyoruz. Bu ayrım kadına olan şiddeti azdıran bişey mi? Mesela bir kadın bir bebekle saatlerce oynayıp ilginebilirken, bir erkeğin bunu yapamaması, ama bir kadının da bir erkek gibi fiziki zor işlerin altına girememesi, bunlar toplumsal cinsiyetçilik mi? Yoksa bunlar aslında binlerce yıllık bir toplumsal gelişimin organik sonuçları mı? Eğer erkekler kadınları kendileri ile eşit görmeye başlarlarsa, kadınlara erkeklere davrandıkları gibi davranmaya başlarlarsa bundan zararlı çıkacak olanlar yine kadınlar değil mi?
Mesela "toplumsal cinsiyet" derken bu seçilebilen bişey mi? Hani mesela biz doğamız gereği erkek kadın rollerini paylaşmıyoruz da, ailenin ve toplumun zoruyla mı erkek kadın rollerini üstleniyoruz? Mesela aile, toplum, kültür olmasa, erkek-kadın arası bi fark kalmayacak mı? İki cinsiyet arası geçişler normalleşecek mi?
Şunlar toplumsal cinsiyetçilik mi?
  • Erkeğe mavi, kıza pembe giydirmek
  • Erkek çocuğuna erkek ismi, kız çocuğuna kız ismi vermek
  • Erkek çocuğuna aslan yeğenim, kız çocuğuna tatlı kızım demek
  • Erkek çocuğuna top, silah, kepçe, kız çocuğuna bebek hediye etmek.
Bu saydıklarımı cinsiyetçi değerlendirmek kültürü, geleneği, göreneği yok saymak, değersiz saymak değil mi?
Bütün bu saydıklarımla kadına şiddet arasında ne bağlantı var?
 
Madde 3-a: Ekonomik Şiddet diyor.
Ekonomik şiddet nedir? Erkek çalışan karısına "şu müşterin beni rahatsız etti, onunla bi daha iş yapma" derse bu ekonomik şiddet mi? Şiddet ise, devlet bunun üstüne, erkek sanki karısını dövmüş gibi, kararlılıkla mı yürümeli? Madde 4-1 diyor ki "Taraflar herkesin, özellikle de kadınların, gerek kamu gerekse özel alanda şiddete maruz kalmaksızın yaşama hakkını yaygınlaştırmak ve korumak için gerekli olan yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır.". Sanki bu durumda devlet, yargı sistemi gemi azıya almalı gibi bi sonuç çıkmıyor mu? Bana kadın-erkek arası organik ilişkinin yerini suni, yapay bir ilişki çeşidi alacak gibi geliyor.
ya da psikolojik şiddet: Bir erkek karısına elinde olmadan bağırırsa, ve kadın erkeği şikayet ederse, o erkeğin uzaklaştırma kararıyla cezalandırılması sizce doğru mu? Normalde karı-koca ilişkilerinde edilen kavgalar, tartışmalar gönül almalarla bitmeli iken, devletin bekçi başı gibi aile kurumunun üstünde bir tarafın şikayetini beklemesi topluma ne kadar faydalı.
Sizce bu tür bir psikolojik şiddet ile cinsi/fiziki şiddet aynı şeyler mi? "Violance is violance" mi diyorsunuz?
Mesela bir kadın iş eğitimi için eşinden arabasını istese, iş eğitimine işyerinde çalışan başka bir erkekle gidecek olsa, ve kadının eşi ister kıskançlık, ister başka bi sebeple arabayı vermezse, bu erkeğin karısının ekonomik açıdan güçlenmesine engel teşkil ettiğinden dolayı ekonomik şiddet olarak görülebilir mi? Burda kadın erkek ilişkini robotlaştıran bir amaç yok mu?
Mesela kadın kocasından bu iş eğitimi için ekstra para isterse ve koca vermezse, bu da ekonomik şiddet kavramına girmiyor mu? Madde 3-a diyor ki "Kadına karşı şiddetten, kadınlara karşı bir insan hakları ihlali ve ayrımcılık anlaşılacak ve bu terim, ister kamu ister özel yaşamda meydana gelsinler, söz konusu eylemlerde bulunma tehdidi, zorlama veya özgürlüğün rastgele bir biçimde kısıtlanması da dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar ve acı verilmesi sonucunu doğuracak toplumsal cinsiyete dayalı tüm şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır;". Adam para vermezse ekonomik zarar ve acı verdiği için sanki kadını dövmüş gibi değerlendirebilir mi? Eğer yok o kadar diyorsanız, istanbul sözleşmesi bu 4 çeşit şiddetin (ekonomik, cinsel, psikolojik, fiziksel) hepsini aynı tutuyor.
bana kadınla erkek arasındaki gönül ilişkisini robotlaştıran bir amaç var sanki. Ama destekleyenler "ekonomik şiddete karşıyım" diyip destekliyor heralde?
 
Madde 4-3: Cinsel yönelim:
Mağdurların hakları cinsel yönelim konusunda ayrımcılık olmadan korunmalı diyor. Sizce, örneğin 13 yasındaki bir erkek çocuk "ben kadın olacağım" derse, aile buna karşı çıkarsa bu çocuğa karşı bi şiddet midir? Bu kanuna göre aile içi şiddetin engellenmesi gereğince devlet çocuğu aileden alabilir mi? Devlet çocuğa bu cinsiyet ataması ameliyatı yapmaya mecbur mu? Madde 45 tedbir açısından çocuğun velayetinin aileden geri alınmasının yolunu açıyor. Avrupada olduğu gibi, aileyle çocuk arasında cinsel yönelimden dolayı bir gerilim olduğunda bunu aile içi şiddet sayıp çocuğu aileden alma yetkisine sahip bi devlet gücü var. Ben bunun Türk kültürüne ait olmayan bir şey olduğunu düşünüyorum.
 
Madde 45- yaptırımlar Taraflar Bu Sözleşme uyarınca belirlenen suçların, ciddiyetleri dikkate alınarak, etkili, orantılı ve caydırıcı cezalarla cezalandırılması için gerekli yasal veya diğer tedbirleri alacaklardır. Taraflar faillerle ilgili olarak aşağıda belirtilen diğer tedbirler de alabilirler: 1) hüküm giyen şahısların izlenmesi veya bu şahısların kontrol altında tutulması; 2) Çocuğun menfaatleri, ki buna çocuğun güvenliği de dahildir, başka bir şekilde teminat altına alınamıyorsa velayet haklarının geri alınması.
 
Madde 12-1:
Örneğin çocuğa bakmak annenin görevi tarzı bir töre, gelenek var. Bunun kökünün kazınmasının yolu açılıyor. Kadınlar binlerce yıldır çocuk doğurup bakmış. Bir çocuğun uzun süreli ilgi açlığını bir erkek bir kadın gibi gideremez. Anne çocuğunun ağlamasını, isteklerini saatlerce çekebilir ama binlerce yıldır görevi eve aş getirmek olan bir erkek bu görevi yerine tam getiremez. Şimdi devletten bu konuda beklenen ne? Okullarda çocukluktan itibaren çocuklara "annenin çocuğa olan görevleri ile babanın görevleri birebir aynıdır" falan mı dicez? Ayrıca annenin çocuğa bakma görevinin kadına şiddetle ne alakası var?
 
Madde 12-5 ve 42: Sözde namus kavramından bahsediyor. Örneğin ben pavyonda çalışmak istiyorum diyen bir kadın kocası bağırır ve hayır derse, bu hem aile içi şiddet hem de ekonomik şiddet mi sayılacak? Eğer bu da bi çeşit şiddetse, devletin erkeğe bu konuda yaptırımı ne olacak? Bir sonraki aşama ne? Vatan namustur kavramı da "sözde namus" mu olacak?
Genele vurursak. Mehmet Akif "İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyeek" derken sözde namustan mı bahsediyordu?
Namus cinayetleri oluyor diye namus kavramını boş göstermek, hedef göstermek değil mi bu?
 
Madde 36-3: Birlikte yaşayan eşler diyerek batıdaki "common-law partnership" kavramını Türk sosyal yapısına evlilikle aynı seviyede getiriyor. Bu toplumun değiştirilmesi değil mi? Kadına şiddetle alakalı bi dokümanda bunun ne işi var?
 
Madde 38: Türkiye'de kadın sünneti problemi yok. Hiç duymadım böyle bişey. Afrika ülkelerinde hala devam eden bi gelenek diye biliyorum.
 
Madde 48 - Aile büyüklerin elinin kolunun bağlanması
Her türlü şiddette (ekonomik, psikolojik, fiziksel), her türlü uzlaştırma ve arabuluculuk yasak.. Türk kültüründe bir çiftin arası bozulduğu zaman aile büyüklerinin araya girmesi var. Bu sözleşme bu ailesel müdaheleyi isteğe bağlı suç haline getirebiliyor. Neden? Türk aileleri çocuklarının (kız ya da erkek) ailevi problemlerine müdahale ettiklerinde bunun kendilerini adalet sistemi ile yüzyüze getirebilecek bişey olduğunu öğrendiklerinde hala istanbul sözleşmesine destek verirler mi?
Bu olayın dini bi tarafı da var. Ülkenin çoğunluğu Müslüman. Nisa/35'te karı koca arası problemlerde erkeğin ve kadının ailesinden birer hakem gönderin diyor. İstanbul sözlemesi bunu men edebiliyor.
 
Kadın kavramının 18 yaş altını kapsaması: Buna göre 18 yasının altında seks yapan çocukların ebevenynleri tarafından disipline edilmesi, tepki gösterilmesi, cezalandırılması cinsel/psikolojik şiddet tanımına giriyor mu? Örneğin çocuk 16 yasında hamile kaldı. Aile "çocuğun babasıyla evleneceksin" derse bu zorla evlilik kavramına giriyor mu? Giriyor ise istanbul sözlemesi zorla evlilikleri yasaklıyor ve mağduru koruma altına alıypr. Bu durumda 15-16 yasındaki bir kız çocuğunu psikolojik şiddet gerekçesi ile ailesinde koparabilir mi?
 
Benim çözüm önerim - Madde 16 Erkek kadın ilişki bozulmalarında (boşanmalarda, ya da ayrılık sonrası şiddetli diyaloglarda) hem erkeğe hem kadına zorunlu terapi şart olmalı. Kadın "benim beraber olduğum X kişisinin yardıma ihtiyacı var" dedi mi devlet o kişiye zorunlu zihinsel yardım sunmalı. Olmalı ki keskin sirkenin küpüne nasıl zarar verebileceğini anlasınlar. Anger management kursları da olur. Bu sayede cinnet geçirebilecek pek çok insan bir hata yapmadan doğru yolu bulabilir. Bence cinnet geçiren bi adamı hiç bir kanun durduramaz. Madde 16 o yönden güzel. Neden hem kadına hem erkeğe terapi diyebilirsiniz. Çünkü fiziki güç olarak üstünlük erkekte ama psikolojik güç kadında. Kadınlar da konuşarak erkekleri raylarından çıkarabiliyorlar. İki taraf ta terapi almalı.
 
Bu sözleşmenin yazarı Feride Acar. Buraya göre http://www.kimkimdir.net.tkişileferide-acar . Bir oğlu var, adı da Aybar Can Acar. Aybar adı türk Sosyalisti "Mehmet Ali Aybar"dan mı geliyor? Şahıs akademisyen olduğu halde çocuğuna idol olarak gördüğü birinin adını mı verdi acaba? Tabii başka bir Aybar da olabilir. Spekülasyon yapıyorum. Kendisi de sosyalist mi? Marksist mi? Marksizmin sistemi alt-üst etmek için sistemi ayakta tutan her kuruma saldırıp devrimi gerçek kılmaya çalıştığı bilinen bir olay. Bu kadının toplumu gelenekse olarak ayakta tutan tarih, aile, gelenek, görenek, ortak bi geçmiş ve gelecek, ortak tarihi kahramanlar gibi kavramlara bakışını merak ediyorum. Acaba dünyanın nüfusunun 2 milyardan az olması gerektiğini savunan anti-insan temelli bir bakış açısına mı sahip? Merak içindeyim
submitted by RealSerdar to ToplumsalTartishma [link] [comments]


2020.09.15 01:46 ihatescho0l Dünden bugüne Covid-19

Daha fazla dayanamıyorum, her gün aklıma geliyor, insanlara anlatmak istiyorum, ama "Uff çok uzatıyosun.", "Eee olcak o kadar." dan öte bir tepki almıyorum. Olaylar umarım ilerlemez ama ben ilerledikçe eklemeye devam edeceğim.
Öncelikle şunu unutmamalıyız bu hastalığın şakası yok ve sağlıkçılar olmazsa devam edemeyiz. Fakat toplum bu insanlara da robotmuş gözüyle bakıyor. Sağlıkçılar arasında kronik rahatsızlığı olanlar olabilir, eline uygun teçhizat verilmemiş olabilirler, belki nöbetlerinin bilmem kaçıncı saatlerindeki kaçıncı hastaya bakıyorlardır. Bu yüzden mümkün olduğunca sağlıkçılara iyi davranmamız gerek.
Listeye başlamadan önce ufak bir hatırlatma daha yapmak istiyorum:
Covid-19 geçirmiş kişiler isterse immun plazma bağışı yapabilirler.
Pandemi başından beri meslek hastalığı olarak kabul edilmeyen Covid-19'un, meslek hastalığı olarak kabul edilmesi için siz de imza verebilirsiniz.

Sizlere sırasıyla hepimizin başımızdan geçen olayları haber sitelerinden, youtube, twitter veya ekşiden linklerle sıralamaya çalıştım. Linklerini vermiş olduğum hiç bir görsel veya video bana ait değildir. Eksikler olabilir fakat belirtirseniz düzenleyebilirim. 10 Ocakla başlayalım:

• Covid-19 ile mücadele için 10 Ocak 2020'de Koronavirüs Bilim Kurulu oluşturuldu.

• Pandemi esnasında umreye gidip gelen kafile denetleme yapılmadan içeri alındı, Kyk yurtlarından öğrenciler gecenin bir yarısı apar topar dışarı atıldı, fakat umrecilerin bir kısmı öğrencilerin eğitim dönemi boyunca kaldıkları odalara "Şurada insan yaşar mı?" dedi. Hatta toplum sağlığını umursamayıp karantinadan kaçmaya çalışanları, isyan çıkarıp, polise tüküreni oldu.
-Olayların ufak bir özeti.

• Sağlık çalışanları için ülke genelinde saat 21.00 civarında üç gece moral alkışı yapıldı, fakat dördüncü gün bir sağlıkçı darp edildi. Yedi gün sonra 112 çalışanlarına şiddet uygulandı, cep telefonu ile kaydedildi.
• Doktor Mustafa Tamur tarafından Sağlıkta Şiddet yasasının gerekliliği üzerine yapılan ufak bir açıklama.
• Sağlık çalışanlarına şiddet uygulanmaya devam edildi:
• 7 Nisan 2020'de öne sürülen "Sağlıkta Şiddet" yasası AKP ve MHP tarafından reddedildi.
• Bir gün önce "Sağlıkta Şiddet" yasa önerisini reddeden AKP ve MHP 8 Nisan 2020'de yani olaydan bir gün sonra sağlıkta şiddet cezalarını arttırmaya yönelik teklifinde bulundu.
• 15 Nisan 2020 günü yeni Sağlıkta Şiddet yasası yürürlüğe girdi.
-Türk Tabipleri Birliği’nin yeni yasa ile ilgili değerlendirmesi.
-Yeni yasa ile ilgili başka bir yorum.

Güney Kore, Almanya gibi ülkeler pandeminin ilk dönemlerinde vatandaşlarına para ve kaynak yardımında bulundu. Halkına Covid-19 testi uyguladı.
-Bizim ülkemizde millet vekili çocuğu WhatsApp üzerinden test kiti siparişi aldı. Önce yalanladılar, sonra kabul ettiler. Pandemi öncesi 2002'den beri 8 defa vergi affı yapan sosyal devlet, halktan telefon ve televizyon yolu ile 10 tl para istedi, bu esnada Ahlat Köşkü, 14 yeni araç kiralama, İstanbul kanalı için ihale, yurttaşlarla hiç bir alakası olmayan Afrika Kalkınma Bankasına yardım gibi harcamalar durdurulabilir, salgınla mücadeleye ek kaynak sağlanabilirdi fakat geri adım atılmadı, sarayı bitirmek tercih edildi. Sadece bununla da kalınmadı ülkenin sağlık çalışanları için yeterli koruyucu ekipman bulunmadığı, test kiti olmadığı söylendiği dönemde, İspanya, İtalya, Somali, Güney Afrikaya İsrail'e Covid-19 yardımında bulunuldu, İngiltereye tıbbi ekipman satmaya çalıştı, ama İngiltere ekipmanları yetersiz bulduğu için kabul etmedi. Kaynak kıtsa neden böyle bir şey yapıldı? Yok, eğer kaynak fazlaysa yurttaştan toplanan vergilerle neden sağlıkçılar ortada bırakıldı, yurttaşa yardım edilmedi?
Sağlıkçıların yeterli ekipman bulamadığına dair haberler:

Yabancı ülkelerde sokağa çıkma yasağı düzgün uygulandı.
-Bizde ise iki günü kapsayan sokağa çıkma yasağı son anda duyuruldu bu da izdihama, hastalığın daha da yayılmasına sebep verdi. Video veya fotoğraflar sekmesine tek tek bakarsanız daha net bir tablo var. Belediyelere önceden haber verilmedi, sorumlu kişi istifa etmedi.

• BBC Türkiye Türkiye'de koronavirüs: Cerrahpaşa'da bir gün videosunu paylaştı.

• Devlet tarafından dağıtılacağı iddia edilen maske sevkıyatı 3 hafta sürdü, bu esnada da sevkıyat bir çok kişi için yarım yamalak geçti. Halka maske yetmiyorken, başka ülkelere Covid-19 yardımına devam etmenin yanı sıra, ambulans uçakla İsveç'den Çin'den hastalar getirildi, İsveç olayının kurmaca olduğu ortaya çıkarıldı.

Ayasofyanın Camiye Çevrilmesi

Uyarılara rağmen Ayasofyanın açılışı önlemler kulak ardı edilerek, cuma namazı ile gerçekleştirildi. Hastalık bir çok insana bulaştı.
-Vekilin maskesiz videosu

Bayram için umursamaz davranıldı. Halktan kendi önlemini kendi alması istendi. İnsanlar şehirler arası dolaşarak hastalığın yayılmasına sebep oldu.

• Salgının başında halktan para istenirken, salgının en güçsüz olması gereken Yaz sezonunda turizm işletmelerinin cebini doldurmak için tatil kredisi dağıtıldı, halkı tatile gitmeye teşvik etmek adına televizyonlarda zorunlu reklamlar yayınlatıldı.

İşten çıkarmalar yasaklandı, işverenlere ücretsiz izin verme hakkı tanındı. Çalışanlar mağdur edildi. Kovulmadıkları için işsizlik maaşı da alamıyorlar.

• Bir çok ülkenin uçuşlarını kapadığı Rusya gibi salgının pik yaptığı yerlerden gelecek turistlere ülke kapıları ağızına kadar açıldı, Covid-19 test zorunluluğu olmadan, karantinasız, yalnızca ateş ölçülerek turistler ülkeye sokuldu.

• Salgın boyunca düğün, otogarda asker uğurlama ve cenaze törenlerine yönelik önlemlerin denetimi düzgün yapılmadı. Otogarlara ve cenazelere polis, bekçi yerleştirilebilir, düğün salonları kapatılabilirdi.

31 Ağustos Giresun Mitingi

30 Ağustos'un kutlanması salgın döneminde tehlikelidir diyenler, olayın ertesi günü 31 Ağustosta yapılan mitinge bir kısıtlama getirmemiş. Sağlık bakanının olayla ilgili açıklaması. Bu arada yanlış anlaşıma olmasın, pandemi süresince hiç bir bayram ve türevinin açıkta veya meydanlarda kutlanmasını desteklemiyorum, burada değinmek istediğim şey çelişkili davranıştır.
-Miting linkleri kalkarsa diye alternatif linkler:

• Türk Tabipler Birliği siyah kurdele ve yönetemiyorsunuz, ölüyoruz dövizleri ile yürüyüş yaparak farkındalık oluşturmaya çalıştılar, ama yürüyüşe izin verilmedi.

• Devlet Bahçeli, vaka sayılarında şeffaflık sağlayan, sağlıkçıların süreç içerisinde yaşadıkları problemleri dile getiren Türk Tabipler Birliği'nin kapatılması için çağırıda bulundu.
-Direkt twitter linkleri:
• Ekrem İmamoğlu, sağlık çalışanlarına motivasyon için spor tesislerinden ücretsiz faydalanma imkanı sundu.

• 17 Eylül 2020 Perşembe günü ülke geneli hastanelerde, önlenebilir sebeplerden dolayı vefat eden sağlık çalışanlarını anmak için saygı duruşu yapıldı.
-Diğer paylaşımlar:

Canan Kaftancıoğlu, sağlık bakanı Fahrettin Kocanın iddalarını yalanladı. Fahrettin Koca'nın iddalarının doğruluğu başka twitter hesapları tarafından da sorgulandı.

• 31 Ağustosta Giresunda miting yapan Recep Tayyip Erdoğan "Halkımız dikkat etmedi, tekrar işi sıkmak durumundayız." dedi.
-Canan Kaftancıoğlu'nun eleştrisi

Binali Yıldırım Covid-19'a yakalandı.

Türk Tabipleri Birliği Sağlık Bakanı ile görüşmesi sonrası basın açıklaması yaptı.

• Kalp krizi geçiren sağlıkçının arkasından "Bize başka doktor bakamaz mı?" dediler. Olayla ilgili Tgrt haber yayını.

• 19 Eylül günü İzmir'de Türk Tabipleri Birliği #YönetemiyorsunuzTükeniyoruz dedi.

• Türk Tabipleri Birliği canlı yayında 6 Ay'ın değerlendirmesini yaptı. Raporun pdf'si.

• Covid-19 ile boğuşan Ankara Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesindeki sağlık çalışanları, silahlı çatışmada yaralanan hastanın yakınları tarafından linç edilmeye çalışıldı.

EBA

• 6 Aylık bir hazırlık süreci, ve Eğitim Bakanı Ziya Selçuk'un "Dünyanın en iyi dijital eğitim altyapısını kuruyoruz.", "Uzaktan eğitimde dünyadaki 3-5 ülkeden bir tanesi Türkiye." demesine rağmen uzaktan eğitim sistemi EBA ilk günden çöktü. Milli Eğitim Bakan sistemin çöküşünü “Bu olumlu bir haber” diyerek yorumladı. Nevşin Mengü'nün olayla ilgili tweeti.

• İki Bilim Kurulu üyesi Covid-19’a yakalandı.

10351 yeni sağlıkçı göreve başladı.

• İzmir'de bir sağlıkçıyı boğazından kesici aletle yaralayan saldırgana 20 yıl indirimsiz hapis cezası uygulandı.

Kemal Kılıçdaroğlu, Türk Tabipleri Birliği ziyaretinde bulundu. Basın toplantısından ufak bir kesit.

• AKP yönetimindeki Beykoz Belediyesi'nin covid-19 mücadelesi için açtığı ihaleyi 21 gün önceden açılmış bir şirket aldı.

Ruykat Aziz, Yaşam Boyu Onur Ödülü’nü tüm sağlık çalışanlarına ithaf etti.

• Sağlık Bakanlığı, salgında canı pahasına çalışan sağlıkçılara %16-50 arasında bir zam yapılırken, hastane din görevlilerine %100 zam yapılacağını açıkladı.

Trabzon'da görev yapan doktor, bir hasta yakını tarafından "Çocuklarını yetim bırakmak istemem..." sözleriyle telefonundan ölümle tehdit edildi.

• Bingöl’de 112 ekibi, hasta yakınları tarafından saldırıya uğradı.

• Ek ödemelerine kesinti uygulandığı için hak talebinde bulunan sağlık çalışanları olaydan 3 ay sonra ifade vermeye çağırıldılar.

• Maske uyarısında bulunan bir çocuk darp edildi.

_______________________________
Sağlık bakanlığı verilerine inanmak isterdim ama bu tür başlıklar çok fazla:
* Donanımhaber'deki covid ölümlerine dair iddia.
* 14 eylül 2020 sağlık bakanlığı covid rezaleti.
* Türk Tabipleri Birliği Konsey Başkanı Sinan Adıyaman, Sağlık Bakanlığı verilerin doğru olmadığına dair iddiası.
* Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş ve İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Sağlık Bakanlığının verilerinin doğru olmadığını belirtti.
* Fahrettin Koca, belirti göstermeyen ama testi pozitif çıkan vakaların günlük açıklanan tabloda yer almadığını söyledi.
*2 ekim 2020 sağlık bakanlığı rezaleti.

Hatırlatmalar:
• Pandemi öncesinde hatırı sayılır vergi affı ile borçları silinen Bir çok şirket, geçekleştirilen "Biz Bize Yeteriz" bağış kampanyasına yardım yapılmadı.
• Her yıl ek bütçe isteyen, ve pandemi süresince somut bir destek sağlamayan, hatta Ayasofya'nın açılmasıyla salgını olumsuz yönde etkileyen diyanet işleri salgın süresince fonlanmaya devam edildi. Halbuki hizmetleri hayati önem arz etmeyen diyanet işlerin ödemeleri kısılabilir, ve şuanda ek bütçeye ihtiyaç duyan temel hizmet bölümü Sağlık Bakanlığına aktarılabilirdi. Böylece sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri tamamlanmış olur, atanamayan sağlıkçılar atanarak hastahanelerdeki iş yoğunluğu insani seviyeye indirilebilirdi. Ama bu insanların çabalarına değer bir maaş artış dahil gözlenmedi.
Salgın başından beri 15.09.2020'ye kadar önlenebilir sebeplerden dolayı ne yazık ki 28 sağlıkçı ihmalsizliklere kurban gitti.

Salgın öncesi veya esnasında istifa eden sağlık çalışanları için demediğini bırakmayanlar acaba asıl sorumluları da eleştirecek mi? Yoksa yine nefretinizi ölmek istemeyen, yalnızca yaşatmak isteyen sağlıkçılardan mı çıkartacaklar?

Covid geçirmiş kişiler isterse immun plazma bağışı yapbilirler.
Pandemi başından beri meslek hastalığı olarak kabul edilmeyen Covid-19'un, meslek hastalığı olarak kabul edilmesi için siz de imza verebilirsiniz.
Listede referans aldığım Yılmaz Özdil'in yazısı.

40.000 karakter sınırından dolayı, başka bir post ile devam etmek zorundayım. Postun devam linki için.

submitted by ihatescho0l to svihs [link] [comments]


2020.08.09 17:24 isak2645 125 milyon TL'lik yeni saray !!!

125 milyon TL'lik yeni saray !!!
ve üstüne denilmesi gerekenler;
https://preview.redd.it/m0ooz6rcuzf51.png?width=640&format=png&auto=webp&s=185645fd1fe412948ce4a3fe7b93e6d49e269aba
Van Gölü kıyısında yeni Cumhurbaşkanlığı Köşkü inşaatının bitmek üzere olduğu haberi. Bakın bu köşkün yapılması dünyada dengeleri tamamen değiştirebilir. Cumhurbaşkanı 25 Ağustos günü Ahlat'ta konaklayacak ve bir gün sonra malazgirtte geçecek işte orada kalıcı o 24 saat için yapılan köşk . ortadoğu'da kartları yeniden dağıtacağı Türkiye ekonomisine saldıranlara inat hiç beklemedikleri birkaç butik otel hamleside geldi .
Muhtemelen bu olay dünya ekonomi devlerinin GİZLİ GÜNDEM maddesi. Peki sadece butik otel yapılsaydı orada kalamaz mıydı Cumhurbaşkanı?
Ama siz anlayamadınız ki olayı :D adeta bir gizli ŞİFRE .ayrıca 5 - 8 değil, tam 12 helikopter pisti Bütün hikayenin yılda bir gün olduğuna bakmayın,inip inip kalkacaklar belki zevkine
piyasalara bakarsanız
dolar yükseliyor, borçlar ödenemiyor, şirketler iflas ediyor, insanlar işsiz kalıyor, bakın biz nelerle uğraşıyoruz diyenlere noooldu 1071 rakamından rahatsız mı oldunuz? Dese ne cevap vereceksiniz? En fazla net mi brüt mü abi diye soracaksınız. Ya da terörist ilan edileceksiniz. Gitmese de görmese de hatta giremese de orası milletin külliyesi olacak. Etrafına millet parkı yapılacak. Dediğim gibi vatandaş kullanamayacak. Ama onlar için de butik oteller var. :D Ben derim ki duble yolları da olsun. Bir tünel, bir köprü, bir değişim, Öyle bir de havalimanı yapalım yap işlet devretle . Devletle de beş kuruş ödemiyor. Bu sayede oldu aradan çıkarttım bakalım dünya lideri olmamızı istemeyenler, parçamız dan çekenler Cumhurbaşkanlığının yeni köşkünü görünce bu sefer ne diyecekler?
Hiç heveslenmesinler engelleyemeyecekler !!! kıskanç almanı amerikalısı, sporcusu, ihtiyarı ihtiyarı , çatır çatır çatlayacak . köşk millete güven, düşmana korku salacak,

Türkiye öyle bir kutuplaştırıyor ki sadede seçimi kazanmak için de Türkiye de ekonominin kötüye gittiği veya Türk Lirası nın değer kaybettiği bir ortamda ve kendi fakirleştiği halde sevinen olur mu Milyonlarca kişi var. Herkes biliyor ki krizin barometresi dolar.
Türkiye de kriz algısı dolar kuruyla paralel ilerliyor. Nitekim doların her kuruş artması iktidarı zora sokacak. Ülke ekonomisi zora girecek, Hatta bunu isteyenleri eşi dostu yakınları işsiz kalacak. Umurlarında bir çünkü bedeli ne olursa olsun ödemek ve iktidarın gitmesini istiyorlar. Türkiye nin ekonomisti iyi değil, ruh hali de. Nitekim diğer kutupta ülke ekonomisi dibe batsa, çöpten yemek toplasa iktidara toz kondurmayı cak bir yürüyüp çocukların acımadı ki acımadı ki demesi gibi tam tersi bir durumda iktidar cephesinde yaşanıyor. Hiçbir yanlış kabul edilmiyor.
Doları artarsa bizim sorunumuz değil, bizi etkilemez, endişe yok demeçleri ardı ardına patlıyor. Tabii haliyle geri adım atmak istemiyorlar. Türkiye ekonomisi gayet iyi tekrarlayıp duruyorlar değil kardeşim için ülke ekonomisi her zamankinden daha zordu. Faiz düşünce enflasyonun değişeceğine inanıyorsunuz da ülke ekonomisinin kurtuldu yana niye inanmıyorsunuz? Diye soranlar alım faizler düşük, enflasyon düşmüyor. AKP Başkanı her daha faiz sebep, enflasyon neticedir demez miydi?
Faizler kaçta merkez bankası'na zor San %8,25 te ellerde Netice Merkez bankası'nın enflasyonda yıl sonu tahmini %8,9 .. 9 demeye dilleri varmamış. Piyasaların beklentisi daha yüksek %10,2 Şimdi sistemi, ucu, belini, gösteriyi hani istatistik kurumu açıkladığı verilere inanacak kadar saf ol. Kelebek böcek demekle yetinmeyelim ne kadar daha hassas olabiliriz dersiniz? Konut fiyatlarının yılbaşından beri sadece yüzde üç buçuk, geçen ay ise %0,93 arttığını açıkladılar ya ona inanacak kadar saf olalım.
Fiyatı sadece o kadarlık artan kulübe bile olsa göster bana . Bu istatistik kurumu aynı zamanda bütün dünyada işsizliğin beş ona katladığı Dönemde dahi Türkiye de işsizlik düştü diye açıklama yaptı. Daha ötesi var mı? Açıklanan resmi enflasyondan bile daha düşük mevduat faizi veriliyor işin enteresan tarafı da kamu bankaları mevduat faizinden daha düşük kredi veriyor. Birliklerini, paraları, tasarrufları bankaya yatıran kaybediyor. Bankadan kredi çekip borçlandığı parayı bankaya yatıran aksine para kazanıyor ve kurulan bu sistemin ekonomiyi taşıması bekleniyor. Ben ise söyleyeyim tünelin ucu fena biyere çıkıyor.
Ekonomik krizler gelir geçer. Bu ülke çok ekonomik kriz attlattı Ama bugün yaşadığımız bir ekonomik krizden daha fazlası içerisinde Kötü dış politika, adalet eksikliği, hukuk yetersizliği, özgürlüklerin kaybedilmesi ve buran buran kötü yönetim barındırır. Politika yok, güven yok, beklenti yok, umut yok. Ülkeye yabancı para niye gelsin gelmiyor Nitekim Ağustos ayı geldi Rahip brusnon anma törenleri başladı. Dolar Türk Lirası karşısında yedi liranın üstüne çıkıp selfie çektirince kriz algısı ile gündeme oturdu. Nitekim dolar dünyada yükselmeyi hatta düşük seyrediyor ama biz de durum biraz farklı.dolar kuru beş gün kadar 6 85 seviyesinde sabit tutulmasından sonra bayrama 6,95 girişen piyasalar açılır açılmaz kendini 7 liranin üstüne, işte tam orada bir fırtına patladı. Londra 'da gökyüzü karardı. Svat piyasalarında gecelik vadede Türk lirasının faizi en son tam gün işlem yapıldığı 29 Temmuz gününde %6.8 iken bir anda Türk bankalarına emir gitti . "Türk Lirası akışını durdurun". Durdurdular faizler %1000'i geçti. Peki neden böyle bir emir veriliyor?
Türk Lirası alan yabancı yatırımcılar Türkiye nin genel tablosuna bakıyorlar. Bu dolar bu Türk lriasi karşısında siksen durmaz diyorlar.Nitekim spot piyasada Türk Lirası nın değer kaybedeceğine oynuyorlar ve Türk Lirası alıp onu satıp yeni pozisyon açmak için kullanıyorlar. Yani türk lirasi değer kaybederse para kazanacak. Hani şu tabloya bi de biz bakalım. Türkiye nin on iki aylık vadede bulması gereken para 165 milyar dolartamam bunun büyük bir kısmını bulur veya en kötü çevirir
Ancak tamamını bulamayacağımız için ya da bulsak bile bu faizlerle alamayacağımız için net hesaplamada ülkeden döviz çıkış yaşanacaktır. Net dövizimiz yok eksi rezervle ne çıkacak
normal şartlarda dalgalı kur rejiminde böyle bir durumda kur yükselerek baskıyı emer. bir çeşit amortisör görevi görür. Nitekim bizimkiler buna izin vermiyorlar. ne olursa olsun kur yükselmesin diyorlar . güzel kardeşim piyasaya 400 milyar lira sürülmüş, Bunun büyük çoğunluğu da kredi olarak dağıtılmış.
Faizler çok düşük tutulup Türk lirasının koruma kalkanları kaldırılmış.
Kamu bankaları kanun değişmezse iki hafta içinde kapamaları gereken 10 milyar dolarlık açık pozisyon taşıyor. Hem BBDK görmezden gelir o başka... ama öteki türlü ya nasıl kapatacaklar Bir yolla bir yerden satın alacaklar. Merkez Bankası ndan alamazlar. Çünkü Merkez Bankası rezervleri -27 milyar dolar. Merkez bankası olan alırlarsa eksi rezervini iyice patlayacaktır. Piyasadan alsalar dolar 8 lira yı aşar e mecburen pozisyonu taşıyacaklar. artik BDDK ya falan pek bakmayacakla emiri yukardan alacaklar...
Kamu bankalarının açık pozisyon taşıması kaba bir hesapla
dolar her bir kuruş hattında yüz milyon lira zarar yazıyor Anında
dolar 45 gün boyunca 6,85 kaldıktan sonra yirmi kuruş artıp 7,05e geldiğinde üç kamu bankasının sadece kurdan yazdığı Zarar tam iki milyar lira. Zararla verilen kredileri falan hesaplarSan çok daha fazla can sıkar. Sonuçta bizden toplanan vergilerle sermaye artırdıklarını ndan batmazlar amaa nereye kadar? Geçen yıl 2.4 trilyon lira olan kredi hacmi 17 Temmuz itibariyle 3,2 trilyon lere çıktı. Yani 600 milyar dolar da kredi verildi. Bu kadar kredinin piyasada enflasyon yaratmaması imkansız.Tabii enflasyon sepetiyle oynamadığınız sürece
Yıl sonunda yaklaşık 139 milyar lira açık vermesi gereken bütçe ilk 6 ayda 110 milyar lira açık verdı. Kalan altı ayda 29 milyar ve açık vereceğine mi inanıyorsunuz. :D o limit Temmuz ayında çoktan bitti. ve bunların hepsi olurken dış borcumuz aynı yerde aynen duruyor işte Yabancılar bu tabloya bakıyor. ve tablonun bu kadarına bakmak bile Türk lirasını satmak için yeterli sebep sunuyor.Nitekim para kazanmak için sattıkları Türk lirasını yerine koymaları imkansız hale getirdi.E Türk Lirası bulamayacağına napsınlar ellerindeki Türk hisse senetlerini ve Türk borçlanma senetleri yani bono ve tahvilleri sattılar. borsa düştü. Faizler yukarı çıkıp sonra o paralarla dolar alıp yurt dışına yollandı işte doların 7 lirayı aşmasının sebebi ve hikayesi şimdilik bu kadar. Ortam biraz sakinleşti ama film maalesef burada bitmedi.
Kuru baskılar, faizi baskıla, iflasları baskıla , Merkez Bankası nı baskıla şirketleri, baskıla batık kredileri baskıla ,işten çıkarmayı yasakla ,yalan istatistikleri açıkla ,ortalığın batır. kim temizleyecek şimdi ? Tabi ki vatandaş . En sonunda her şeyden önce artık rezervlerini yeterli olmadığını kabul edip faizlerdeki ve kurdaki baskının yumuşatılması gerekir diye faizleri arttıracaksınız ya da kurların daha çok yukarı taşıyacağız ve bunun işe yaraması için ;eline kılıcı alıp ayasofya'nın yolunu tutacağız. Gerçi kılıç yeterli olmaz. Kucağına kullanmadığımız s400 lerden birine oturtacaksın. Duaya öyle başlatacaksın. Londra daki swap faizlerini artırıp yabancılara ayar veriyoruz, onları cezalandırıyoruz sonra sorun yok merak etmeyin Yok açtık tekrar swap yayınlarını deyip geri çağırıyoruz. Kur artmaya başlıyo bidaha kapatıyoruz arkadaş her gün kuralları değiştiriyoruz. Yaptığımız tek şey piyasada oyun oynama, ekonomik kötüye imajı uyanmasın diye dövizi baskılama sonra ne oldu? Geç likidite penceresi açıldı. Bunun Türkçe anlamı aslında faizi baskılamak. çaktırma dan faizleri artırdık. ama şşş Saray duymasın diye söylemedik.. ekonomi yönetimi yakın dönemde bu tür hareketlerle zorunlu karşılık oranlarında takas koşullarında değişiklikleri giderek geçici diyebildiğimiz tedbirler alıp karşı durmaya çalıştı.
Ama artık bu tedbirler işe yaramıyor. belki biraz daha denerler, dolar alana vergiyi artırırlar ki bence o yoldalar. Peki ne işe yarar. Bu sefer satacak olan da alırken vergi etmeyeceğinden satmaktan cayar. Bankalar için zorunlu karşılık gibi düzenlemelerin sonuna geldik. Daha da gidecek yer kalmadı. Dediğim gibi dolar dünya çapında değersiz halde. Yani aslında dolar artmıyor. Tüm burası daha da kötü gibi Değersiz leşiyor aklınıza gelen bütün para birimleri karşısında eriyor . Yani biraz değil toparlansa yandık . çözüm ne derseniz, çözüm IMF de değil.
Son bir yılda defalarca IMF ile görüştüler. Ancak Amerika nın Türkiye de isteklerin nedeniyle görüşmeler olumlu sonuçlanmadı tabi bunun ne ve ne kabul edebilirler. "Görüştük ama IMF bizi kabul etmedi, "mi diyecekler. Salgınla ikinci dalga korkusu artıyor. Bakmayın ben de ufaktan tırsıyor. Türkiye adeta arkalardan bir atak ya Açıklanan verilerde çok ciddi çelişkiler söz konusu.
Vakalar daha da patlarsa Türkiye de artık ekonomiyi kapatamazsın, ölen ölür, kalan sağlarla devam edersin. Hele düşük kur düşük faiz patikasında artık gidecek yer kalmamışken. dağıtalacak para bitmiş, döviz rezervleri eksi ye dönmüşken bunu biraz zor yaparsın.
Piyasalarda öyle bir beklenti var ki bu durum bir süre daha idare edecek sonbahar aylarında yaşadığımız ekonomik kriz kendini iyiye hissettirecek. Mevcut politikalar tamamen iptal olacak, işlemez hale gelecek. Çok sert hareketler göreceğiz. Bu yüzden herkes sonbahar, sonbahar son var deyip duruyor.
kriz yaşamayacağız anlamına gelmiyor. Yaşayacağız ama daha fakirleşerek yaşayacağız
diyorsanız, "ezanları mızı susturamayacaklar" size kötü bir haberim var. Lozan 'ın gizli maddelerine göre ki 2023 yilinda açıklanacak, dolar 8 lirayi geçerse ezanları sesi biraz daha kısılacak. Ama anlaşma gereği dolar 12 lirayi geçerse ezanlar günde 3 vakit okunacak. Bu sebeple artık hepimiz dolar almayı bırakalım, Haram zaten yaw faiz maiz yakışmıyor bize.
submitted by isak2645 to KGBTR [link] [comments]


2020.05.07 18:42 Encaladium Hukuk ve Hukuk Sistemleri üzerine,

Hukuk ve Hukuk Sistemleri üzerine,

https://preview.redd.it/be0erljzfdx41.jpg?width=903&format=pjpg&auto=webp&s=ff58d2b5dbab28ef17d5eebdc1530b536c7fbfe7
Hukuk sistemleri neden gerçeğin peşinde koşmak yerine düzeni korur?
Fakültede bir hocamız "bize 3 tür hukuk vardır" demişti. "İdeal hukuk, kara kaplıda yazan ve uygulanan hukuk. İlkinin peşinden gidin, ikinciyi kullanın ama üçüncünün varlığını da hiç aklınızın köşesinden çıkarmayın."
Bu üçüncü neden var? Adalet sistemi neden gerçeklerin peşinden koşmaz?
Sadece satılmış olduğundan mı? Bazen, evet. Ama onu zaten izah etmeye gerek yok. Benim derdim diğer zamanlar. Dürüst, ahlaklı, liyakat sahibi Hukukçular neden düşer peki bu çukura?
Genelde sanıldığının aksine hukuk sistemleri adil olmak için filan değil, Harari'nin de işaret etmiş olduğu üzere mevcut toplumsal düzenin korunmasına ilişkin oluşturulmuş kurumlardır. Ve bu, sadece bugüne veya Türkiye'ye özgü bir durum da değildir. Bu, tarih boyunca tüm toplum ve medeniyetler için geçerlidir.
Adalet kavramının soyutluğu ve her kültüre, tarihe göre değişmesi değil burada kast edilen.
Hukuk sistemi dediğiniz şey "Kanun Koyucu" dediğimiz yapının/kişinin oluşturduğu kanunlara tabiidir ve onlara göre karar verir. Bu "Kanun Koyucu" zaman ve mekana göre parlamento da olur bir kral da, bir Cumhurbaşkanı da olabilir bir peygamber de. Fark etmez.
Fakat "yazılı kanun" hukuk sisteminin sadece yarısıdır.
Bunun bir diğer yarısı vardır, bu sınırlı sayıdaki soyut yazılı kanunların/kuralların sonsuz sayıdaki somut olaya uygulanması. İşte burada çarşı pazar karışır.
Burada beklentiniz "adalet" olmalı değil mi?
Peki.
Ama hangi adalet? Kime ve neye göre?
Mevcut toplumsal düzenin korunmasına göre. Yani, o toplumun ortalamasına göre diyelim. Eğer o toplum namus cinayetini meşru görüyorsa ona "kasten adam öldürme" suçunda kallavi bir indirim yaparsınız. Toplum devlete bir kutsallık atfediyorsa sistem vatandaşını devlete karşı suçlarda daha ağır cezalandırılırken devletini ve onu oluşturan memurların vatandaşa karşı suçlarına ise daha anlayışlı yaklaşacaktır. Hukuk sistemi bunu sanıldığının aksine bilinçli olarak da yapmayacaktır zira o sistemde her türlü dünyevilikten azade, soyut ve tanrısal bir varlık değildir. Onu oluşturan ve her türlü insanevladı gibi çeşitli çelişki ve zayıflıkları barındıran, yer aldığı toplumun içinde büyümüş ve o toplumun değerleriyle yetişmiş bireylerden oluşan rahip, kadı, asker, hakim, savcı, polis vs.'den oluşmaktadır.
Yani sonuç olarak; kanun yapıcısıyla da, kanunuyla da, uygulayıcısıyla da, uygulanma biçimiyle de zamanının ve koşullarının oluşturduğu ortalama bir düzene göre şekil alır hukuk sistemi. Bu "düzen" kelimesi önemli, atın onu cebe birazdan lazım olacak. Ve hayır ergen espiri ve kelime oyunlarını da lütfen kendinize saklayın.
Buradan kitaplarda yazan o klasik tanımlara geri dönelim isterseniz;
Hukuk sisteminin geleneksel tanımına bakarsanız; "bir hukuk sistemi; adil bir biçimde, adalet gözetilerek kanunların uygulanması sonucu adaletin temin edilmesini sağlar".
Burada bizi ilgilendiren kısım hukuk sistemlerinin şu "kanuna göre" karar verme kısmıdır. Bu güzel cümlemizin bir okunuşu da hukuk sisteminin "gerçek" ile "düzen" arasında kaldığında seçimi kanundan, yani düzenden yana olacağıdır. İstisnai de olsa aksi bir duruş sergileyerek gerçeğin peşinde cesur kararlar veren mahkemeleri ve hukukçuları tenzih ederiz tabii. Ama bunlar kaideyi bozamamışlardır. Hukuk sistemleri için kanun, yani düzen, gerçeklerden daha önemlidir.
Bu "düzen" ile ilgili İkinci kısım ise, "yenilik" ve "değişim" meselesinde ortaya çıkar. "Yenilik" ve "değişim" düzen karşıtı şeylerdir. Aslında bunun oldukça mantıklı bir açıklaması vardır;
Teşkilatlar ve sistemler; yaratıcılığı destekleyecek tarzda değil, büyük çapta aynı şeyleri mümkün olduğunca tekrar ve tekrar yapacak şekilde yapılandırılırlar çünkü insanların beklentisi sürekli değişim değil, tutarlılık ve güvenilirliktir. Bu yüzden yönetimler,yeniliklere çekimser yaklaşır, değişim ve istikrar aynı elde edilmesi çok zor hedeflerdir. Modern makro ekonomide de halen en geçer akçedir tutarlılık ve güvenilirlik.
İşte bu yüzden hukuk sistemi yeniye ve değişikliklere karşıdır, tepkilidir. Mesela, gençlere, eşcinsellere, toplumdan farklı düşünen bireylere... Çoğaltın listeyi çoğaltabildiğiniz kadar.
Bunlar sadece Türkiye'ye özgü şeyler değildir, zamandan ve mekandan azadedir. Zira; eğer sorun gerçeğe uygun adil karar vermek veya "adalet" olsaydı evet, bugün dünya üzerinde gene tüm insanlıkça üzerinde anlaşılmış sadece bir hukuk sistemi bulunmazdı ama görece birbirine yakın birkaç sistem arasında kalırdık. Fakat Babilden Kuzey Koreye kadar her tarih ve ülkede farklı bir hukuk sistemi kurulmuş ve işlemiştir.
Siz de bir herhangi bir yer ve zamana ait bir yargı kararını veya bütün bir hukuk sistemini yorumlarken yada herhangi bir konuda değerlendirirken, hatta ve hatta her ne sebepten olursa olsun bir hukuk sistemine başvururken bu persfektif ile bir değerlendirme yapın. Herşeyin çok daha açık ve anlamlı bir hal aldığını göreceksiniz.
Zorunlu Edit: Arkadaşlar bu yazı elbette hukukun sadece bir kısmına ilişkindir, o da öncelikle şu;
"Hukuk sistemleri neden gerçeğin peşinde koşmak yerine düzeni korur?"
Bu yüzden yorumlarında içeriğe ve usluba yönelik eleştiriler doğrultusunda yazının girişini değiştirdim. Hepsi için teşekkür ederim.
Elbette TÜM HUKUK kavramı üzerine yazmak beni aşacağı gibi buraya da sığmaz muhtemelen. Ve yukarıda yazılanları biliyor da olabilirsiniz. Bu görüşleri haklı veya haksız da bulabilirsiniz elbette. Ama buradaki amacım bir sistem savunması yapmak değildir. Bir olguyu kendi dayanaklarım ile, sebep sonuç ilişkisinde açıklamaya çalışmaktan ibarettir.
submitted by Encaladium to Turkey [link] [comments]


2020.04.19 08:39 kadirsel10 E Arşiv Portal

Bu Yazımda, 509 Sıra No.lu Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği ile hayatımıza giren ve adeta iş dünyasının gündeminin başına oturan, e arşiv portal (GİB Portal) ile ilgili en çok sorulan sorulara cevap bulmaya çalıştım.
1- E-Arşiv Portal uygulamasına nasıl giriş yapabilirim?
Portal uygulamasına https://earsivportal.efatura.gov.tintragiris.html adresinden giriş yapabilirsiniz.
2- E-Arşiv Portal uygulamasında geriye dönük fatura düzenleyebilir miyim?
Portalda geriye dönük olarak fatura düzenlemek mümkündür. Ancak vergi kanunları gereğince yasal süresi geçtikten sonra düzenlenen faturalar için cezai hükümler ile karşılaşabilirsiniz.
3-Faturamı yasal olarak kaç gün içerisinde düzenlemeliyim?
Faturanın, malın teslimi veya hizmetin yapıldığı tarihten itibaren azami 7 (yedi) gün içinde düzenlenmesi gerekmekte olup, 7 gün süre diğer aya geçiyorsa Katma Değer Vergisi Kanunu uyarınca en geç ay sonuna kadar düzenlenmesi gerekir.
4- Portaldan fatura kesmek istediğimde Kullanıcı bilgileri alanlarına girdiğiniz bilgiler kestiğiniz faturalarda kullanılacaktır ve siz bu alanı güncellememişsiniz hatası alıyorum?
İlgili hatayı aldığınızda portal ana sayfada, sırayla, modül seçiniz > e-arşiv portal > kullanıcı işlemleri > kullanıcı bilgileri sekmesine tıklayıp, daha sonra faturada görünmesini istediğiniz alanları doldurup kaydediniz. Hata vermeyecektir.
5- Fatura Düzenlenmesinde 7 (yedi) günlük süreyi geçirdim veya E-arşiv Portal’dan kesmek zorunda olduğum faturayı kağıt olarak kestim hangi cezayla karşı karşıya kalırım ?
Kanun uyarınca, bu belgelerin elektronik belge olarak düzenlenmesi gerekirken Maliye Bakanlığınca belirlenen zorunlu haller hariç olmak üzere kâğıt olarak düzenlenmesi ya da bu Kanunun 227 nci ve 231 inci maddelerine göre hiç düzenlenmemiş sayılması halinde; bu belgeleri düzenlemek ve almak zorunda olanların her birine, her bir belge için (350) Türk lirasından aşağı olmamak üzere bu belgelere yazılması gereken meblağın veya meblağ farkının %10’u nispetinde özel usulsüzlük cezası kesilir.
6- E-Arşiv Portal uygulamasını kullanmak için Mali Mühüre veya E-İmza kullanmaya ihtiyacım var mı?
E-Arşiv Portal uygulamasında bütün işlemleri, İnteraktif Vergi Dairesi kullanıcı kodunuz ve şifreniz ile yapabilirsiniz. Mali mühüre ya da e-imza kullanmaya ihtiyacınız bulunmamaktadır.
7- Kimler hangi şartta bu portaldan fatura kesmek zorundadır?
E-arşiv fatura uygulamasına dahil olmayan mükellefler, 01.01.2020 tarihinden itibaren, vergi mükelleflerine düzenleyecekleri 5.000.-TL üzeri, vergi mükellefi olmayanlara düzenleyecekleri 30.000.-TL üzeri faturaları e-arşiv portaldan düzenlemek zorundadır.
8- E-arşiv Fatura Portalı üzerinden fatura düzenliyorum. Bu halde şirketim E-Arşiv ve E-Fatura mükellefi mi oluyor?
Aksine bu uygulamalara dahil olmadığınız için portaldan fatura kesmek durumunda kalıyorsunuz. E-arşiv ve E-fatura mükellefi olmuyorsunuz.
9- Kestiğimiz faturalar otomatik olarak karşı tarafa gönderiliyor mu?
Düzenlenen faturalar alıcıya otomatik olarak gönderilmez. Dilerseniz kağıt çıktısını verebilir ya da mail ile faturalarınızı iletebilirsiniz.
10- 5.000.-TL ve 30.000.-TL tutarlarına vergiler dahil midir?
Bu tutarlara tüm vergiler (KDV vb.) dâhildir. Hesaplama yapılırken genel toplama bakılması gerekir.
11- Ocak ayında vergi mükellefine 50.000.-TL tutarında kağıt fatura düzenledim fatura geçerli midir?
07/01/2020 Salı günü akşam Saat 24:00’e kadar (Çarşamba gününe geçilmeden) düzenlediğiniz kağıt faturalar geçerlidir. Ancak bu tarihten sonra düzenlediğiniz kağıt faturalar için cezayla karşı karşıya kalabilirsiniz.
12- Vergi mükellefi olan müşterime her gün 5.000.-TL altında fatura düzenliyorum, bu faturaları E-arşiv Portal Aracılığıyla düzenlemek zorunda mıyım?
Aynı gün içerisinde, aynı kişilere düzenlenen faturalar 5.000.-TL’nin altındaysa, faturalarınızı kâğıt olarak düzenleyebilirsiniz.
13- 5.000.-TL altındaki faturalarım Portal üzerinden düzenleyebilir miyim?
İsterseniz tutarı ne olursa olsun tüm faturalarınızı e-arşiv portal aracılığıyla düzenleyebilirsiniz.
14- E-Arşiv Portal Aracılığıyla düzenleyip, imzaladığım faturayı iptal edebilir miyim?
İmzalanan faturaların iptali mümkün değildir.
15- Yanlışlıkla portal aracılığıyla 1.000.-TL fatura yerine 1.000.000.-TL fatura düzenledim ve imzaladım, iptal edemiyorum ne yapmalıyım?
Böyle bir durumda, alıcının da satıcının da yanlış kesilen faturaları işleme almaması gerekir. Yerine doğru fatura kesilerek işlem düzeltildikten sonra varsa sözleşme gibi kanıtlayıcı belgeler de saklanmalıdır. Vergi dairesine dilekçe ilde bildirim yapılması da ileride doğacak sıkıntıları bertaraf etmede son derece faydalı olabilir.
16- Faturalarda çok fazla kalem mevcuttur, portala excel ile aktarım yapabilir miyiz?
Portala excelden fatura aktarımı mümkün değildir.
17- İhracat Faturalarında Portaldan fatura düzenleme sınırı nedir?
İhracat faturalarında portal aracılığıyla fatura kesme zorunluluğu 30.000.-TL üzeridir.
18- İhracat faturası kesiyorum, banka bilgisi, ihraç kayıtlı olup olmadığı gibi bilgileri nereye girmeliyim?
Bu bilgileri Not kısmına girebilirsiniz.
19- Siteye giriş ve imzalama işlemlerinde yetkiniz yoktur, imzalama aracına erişilemedi vb. hata alıyorum ne yapmalıyım?
Bu konuda GİB tarafından alınan tavsiyede çözümler,
Şeklinde belirtilmiştir.
E arşiv portal ile ilgili geniş bilgiye web sitemizden ulaşabilirsiniz.
submitted by kadirsel10 to u/kadirsel10 [link] [comments]


2020.04.07 22:03 karanotlar Türkiye Sol Hareketinin Soykırımlara Bakışı

Soykırım ya da jenosit kavramı 1944’te Polonya Yahudi’si bir hukukçu olan Raphael Lemkin tarafından Yunanca “ırk”, “soy” anlamına gelen “génos” ile Fransızcaya Latince “katletmek” anlamına gelen "cidium" kökünden geçmiş "cide" sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Lemkin “Jenosit konusuna nasıl geldiniz?” sorusuna cevaben “Jenosit ile ilgilenmeye başladım, çünkü birçok kez gerçekleşti. Önce Ermenilerin başına geldi, ardından da Hitler harekete geçti” diye cevap verir. 1944’te Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Lemkin’in en önemli çalışması olan, “İşgal Altındaki Avrupa’da Mihver Devletleri’nin Yönetimi” adlı eserinde 2. Paylaşım Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı tarafından işgal edilmiş ülkelerdeki Alman yönetiminin soykırım terimi eşliğinde geniş bir hukuki analizini içeriyordu.
Lemkin’in “uluslararası yasaların ihlali olarak soykırım” fikri uluslararası kamuoyu tarafından yaygınlıkla kabul edildi ve Nürnberg Mahkemeleri’nin hukuki temelini oluşturdu. 1943’te Lemkin soykırımı şu şekilde tanımlıyordu:
“Genel anlamda konuşursak, soykırımı, milletin tüm üyelerinin kitlesel kırımlarla yok edildiği durumlar hariç, bir milletin anında yok edilmesi anlamına gelmek zorunda değil. Ulusal bir grubun yok olması niyetiyle grubun elzem yaşam kaynaklarının yok edilmesi amacını taşıyan çeşitli hareketlerden oluşan örgütlü bir planı ifade eder. Bu tür bir planın hedefi ulusal gruplara ait siyasi ve toplumsal kurumların, kültürün, dilin, milli hislerin, dinin ve iktisadi varlığın tahrip edilmesi ve bu gruplara dâhil kişilerin bireysel güvenlik, özgürlük, sağlık, onur ve hatta yaşamlarının yok edilmesidir.”
Soykırım tanımının 2. Paylaşım Savaşı sonrası ortaya çıktığını ve UCM (Uluslararası Ceza Mahkemesi), BM Güvenlik Konseyi gibi kuruluşlarca kabul gördüğünü, çeşitli sözleşmeler ve mahkemeler, mekanizmalar oluşturulduğunu görüyoruz. Bu konuda öyle ya da böyle bir hukuk oluştuğu da anlaşılıyor. Ancak tüm bu sözleşmelerde sık sık geçen uluslar arası toplumun ya da devletlerin çıkarları vurgusundaki toplum ve devlet işin püf noktasını oluşturuyor. Toplum ya da uluslararası toplum sözcükleri ilk bakışta geniş kitleleri ifade ediyor gibi gözükmesine rağmen -ki bu dahi muğlâk bir ifadedir- anlamı hiç de böyle değildir. “Uluslararası toplum”, ilk kez İkinci Dünya Savaşı sonrasında Herbert Butterfield, Martin Wight ve Hedley Bull’un kurucuları olarak kabul edildiği, ‘İngiliz Okulu’nun ortaya attığı bir kavramdır. Özetle uluslararası toplum, ortak kültür, çıkarlar, normlar, kurumlar ve hukuk vasıtasıyla devletlerarası işbirliğini ifade eder. Dolayısıyla bu kavramda geçen toplumun içinde emekçi kitleler, ezilen uluslar, kadınlar yoktur. Uluslararası toplum tam tersine bu kesimleri sömüren, baskı altına alan, yok sayan ulusal ve uluslararası tekelleri ifade eder.
Dünyadaki ekonomik ve siyasi ilişkilerin bize gösterdiği şudur ki, uluslararası tekellerin çıkarları dünya hukukun temelidir. Ve bu temel aynı zamanda Birleşmiş Milletler gibi bir örgütün de kuruluş gerekçesidir. Uluslararası tekellerin çıkarını zedeleyebilecek bir yargılama olamayacak ise bütün bu yazılan çizilen şaşalı, akademik, hukuki sözler hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Üstelik tüm bu tanımlar, sözleşmeler, mahkemeler geçmişle değil, gelecekle ilgilidir. Bizim konumuz ise geçmişle; yüzyıl öncesi ile ilgilidir.
Resmi tarih
Peki, yüz yıl önce yaşanmış olayların, katliamların, soykırımların tartışılması bugün bize ne kazandıracaktır?
Geçmişte yaşanmış haksızlıklar ve adaletsizlikler eğer ortadan kaldırılmamış, cezalandırılmamış ise bugün yaşanan haksızlık ve adaletsizliklerin de sebebidir. Bu nedenle geçmişte yaşanmış katliamların, soykırımların tartışılması önemlidir.
1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti dünyada pek eşi benzeri olmayan bir kuruluş sürecine ve sonrasında yeniden yazılmış bir resmi tarihe sahiptir. Resmi tarih anlatımı yalanlar üzerine kurgulanmış bir tarih anlatımıdır. 1928 yılında alfabenin değiştirilmesi ile birlikte ileriki yıllarda eski belgelerin okunabilmesi doğal olarak sadece uzmanlığı olan kişilerle sınırlıdır. Böylelikle yalanların deşifre edilebilmesi de zorlaşmıştır.
  1. yüzyılın başında, ezilen ulusların kanlarını döküp, canlarını ve mallarını alarak kurulan, sınırları da kendisi de meşru olmayan Türkiye Cumhuriyeti’nin, toplumun tüm kesimlerine on yıllardır anlattığı resmî tarih baştan aşağıya yalandır.
Resmi tarihin yalanlarıyla adeta yok sayılan Ermeniler, Süryaniler, Rumlar ve onlara yönelik soykırım büyük bir ‘ustalıkla’ yüzyıl boyunca gizlenmiştir. Aynı durum Kürtler için de geçerlidir. On yıl öncesine kadar Kürtlerin varlığını inkâr eden Türkiye Cumhuriyeti devleti Kürtlerin on yıllardır yürüttükleri mücadele ve ödedikleri bedeller sayesinde bu topraklarda yaşadıklarını, kimliklerini kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak bu durumun tek sorumlusu Türkiye Cumhuriyeti resmi tarihi değildir.
Hıristiyan uluslara yönelik soykırım
Türkiye Cumhuriyeti devleti ve onun resmi ideolojisinin başından itibaren reddettiği 20. yüzyılın ilk soykırımı olan Hıristiyan inancından uluslara yönelik (Ermeni-Süryani-Rum) soykırım, tarihçiler ve konuyla ilgili bilim çevrelerince değerlendirilirken bazı önemli eksikliklere, hatalara düşülmektedir. En önemlisi de cumhuriyet tarihi boyunca kendini sol, sosyalist olarak tanımlayan çeşitli muhalif örgütlenmelerin konuya duyarsızlığı ya da resmi tarih tezlerinin savunuculuğunu yapmalarıdır.
  1. yüzyılın başında yeryüzünün en büyük cinayetlerine tanık olduk. Aslında 1894’te Abdülhamit’in Ermenilere yönelik katliamlarıyla başlayan süreç, 1915’te kısa bir süre içinde tehcirler ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın katliamları sonucu 1,5 milyon Ermeni’nin ölümüyle sonuçlandı. Ancak katliamlar sadece Ermenilerle sınırlı değildi. Aynı anda Asurî-Süryani 250 binin üzerinde insan da canını kaybetmiş, Pontos’ta ise 150 bin Rum öldürülmüştü. Rumlara yönelik tehcirler ise daha 1911 yılında başlamıştı. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla birlikte Pontos’ta cinayetler bir ulusu toptan imhayı içermiş ve toplam 353 bin Pontoslu Rum soykırımına uğratılmıştı. Yunan ordusunun geriletildiği süreçte ise 800 bin Küçük Asyalı Rum kaybolmuştu.
1923 yılında Lozan’da imzalanan Mübadele Anlaşması ile de 1 milyon 250 bin Hıristiyan Rum, binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sürgün edilmişti. Mağdurlar cephesinden baktığımızda bu süreçler birbirinden ayrı olarak ele alınır. Ermeni Soykırımı, Asuri-Süryani Soykırımı, Pontos Rum Soykırımı, Küçük Asya Rum Soykırımı gibi. Bu anlaşılır bir durumdur; herkes yaşadığı zulmü, haksızlığı dile getirmekte, adalet aramaktadır.
Oysa bu değişik uluslara yönelik 1894’te başlayıp 1923 yılında sonuçlanacak olan yok etme girişimi bir merkezi politikanın sonucudur. Üstelik Hıristiyan inancından ulusları hedefleyen bu yok etme, cumhuriyetin kurulması ile birlikte Türk olmayan diğer Müslüman inancından ulusları, diğer mezhepleri de kapsayarak günümüze kadar devam edecektir.
İnkâr
Türkiye Cumhuriyeti devleti yüzyıldır soykırımı inkâr ediyor. Ancak inkâr, sadece "Soykırım olmamıştır" diye direkt ret etmek değildir. Kimi zaman "Düşmanla işbirliği içindeydiler, dış güçlerin maşasıydılar" denilerek işlenen cinayetler meşrulaştırılmaya çalışılmış kimi zaman da "bir grup eşkıyanın" işledikleri suçlardan dolayı cezalandırıldığı savunularak soykırım inkâr edilmiştir.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin tarihsel süreçleri ele alırken gözden kaçırdıkları ya da bilinçli olarak yaptığı bir şey vardır ki o da İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) süreci ile Kemalistlerin iktidar oldukları süreçleri birbirinden ayrı ele almalarıdır. Böyle bir ele alış ne gibi bir sonuç doğurmaktadır peki?
Ermeni Soykırımı’ndan sorumlu olanları İTC olarak görür, böylece Türkiye Cumhuriyeti devletini ya da Kemalistleri karşınıza almamış olursunuz. Öyle ya tarihsel olarak Ermeni Soykırımı “Cumhuriyet” öncesinde yaşanmıştır.
1915 Ermeni Soykırımı, Osmanlı İmparatorluğu dönemine denk düşmektedir ve iktidar olan İTC’dir. Süryanilere yönelik katliamlar da yine bu dönemde başlamıştır. Bu durum, Kemalistler açısından, “Bizden önce yaşandı bunlar” biçiminde bir savunu şansı doğurur. Zaten Kemalistler, 1930’lu yıllardan sonra yazmaya başladıkları yeni resmi tarihlerinde İTC ile ilgileri olmadığını, hatta onlarla sürekli bir çatışma içinde olduklarını iddia ederler.
1908-1918 arasındaki İTC iktidarı sürecinde yaşananlar ile 1918 sonrasındaki Kemalist iktidar sürecinde yaşananlar birbirinden ayrı ele alınmaktadır, ki bu yaklaşım resmi tarihçilerce soykırımı bizzat Mustafa Kemal’in ağzından “…eski Jön Türk Partisi artıkları, kitleler halinde, evlerinden/yurtlarından acımasızca sürülen ve katledilen milyonlarca Hıristiyan tebaamızın hayatlarından sorumludurlar…” sözleriyle benimsenmiş; olan biten Osmanlı’nın (İTC’nin) suçu olarak değerlendirilmiş, cumhuriyetin kurucularının bu soykırımdan sorumlu olmadığı vurgulanmıştır.
Oysa durum bunun tam tersidir; bir kere Kemalist kadroların hemen tümü eski İTC ve Teşkilat-ı Mahsusa kadrolarıdır. İTC ile hiçbir ideolojik farklılıkları olmadığı gibi, onların başlattığı projeyi, Kemalistler devam ettirmişler; Ermeniler ve Süryanilerden sonra
Rumlara yönelik Pontos’ta ve Küçük Asya’da daha organize bir soykırım planını hayata geçirmişlerdir.
Yani Müslüman inancından olmayan ulusların imhasının ardından Kızılbaş Alevilere ve Kürtlere yönelerek, Kürdistan’ı kana bulamışlardır.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin bu iki dönemi birbirinden ayıran hatalı bakış açılarına rağmen genel olarak Türkiye Cumhuriyeti devleti resmi tarihçileri ve resmi ideolojisi her iki dönemde yaşanmış bu soykırımı inkâr etmeye devam ediyorlar.
1919 yılından sonraki sürecin, iki cepheyle sınırlı Türk-Yunan savaşının bir "bağımsızlık/ulusal kurtuluş" mücadelesi olarak değerlendirilmesi de ikinci önemli hatadır, ki bu değerlendirme 1918’den sonraki Mustafa Kemal’in öncülüğündeki dönemde devam eden soykırıma; o dönem yaşanan sürgün ve katliamlara meşruiyet sağlamaktadır. Bir yandan "emperyalizme karşı bağımsızlık" iddiasıyla mücadele yürütülürken "isyancılar" Kemalistlerce "vatan haini" ilan edilmiş ve katledilmeleri haklı gösterilmeye çalışılmıştır.
Bu ikinci değerlendirme, İTC’nin devamı olan Kemalistleri, onlardan ayırmaya ve "ülkeleri işgal altından olan" Kemalistleri haklı gösterme çabasından başka bir şey değildir. Böylece Pontos’ta 353 bin Rum’un katledilmesi ve kalanların da Türkleştirilip Müslümanlaştırılması ile sonuçlanan soykırım görmezden gelinmiştir.
Sol Hareketin Sınırları
Genel olarak yaşanan coğrafyayı Türkiye ya da ‘Anadolu’ diye tarif eden Türkiye sol hareketi sınıfsız ve sınırsız bir dünya için mücadele ettiğini propaganda eder. Ama birçok sol, sosyalist örgüt kendisini Türk, Türkiye sözcükleriyle başlayan isimlerle anarken mücadele alanı ise sınırsız değil, sınırlıdır. O sınır 28 Ocak 1920’de İstanbul’da son toplantısını yapan Meclisi-Mebusan’ın o gün kabul edip, 17 Şubat 1920’de duyurduğu Misak-ı Milli sınırlarıdır. Bu sınırlar Türkiye Cumhuriyeti devletinin diğer bir deyimle burjuvazinin belirlediği sınırlardır. Ancak cumhuriyetin kuruluşu öncesinde bu sınırların dışında yer alan bir çok bölgede bugünkü sınırlar içerisinde yaşayan çeşitli uluslarla ortak geçmişe, aynı etnik kimliğe ve inanca sahip olanlar genel olarak Türkiye sol hareketinin önemli bir bölümünün mücadele alanı dışındadır. Kürdistan, Lazistan, Ermenistan gibi parçalı ülkelerin sadece Misak- Milli sınırları içinde yer alan insanları için mücadele yürütülürken bu ulusal kimliklerin ayrı örgütlenmelerine de sıcak bakılmaz. Yürütülecek mücadele burjuvazinin belirlediği Misak-i Milli sınırları içinde ulusal kimlikten "bağımsız" ele alınmalıdır; bu da diğer ulusal kimlikleri ret etmek ve ulusal kimliğin toptan Türk olarak kabul edilmesi anlamına gelir.
Mustafa Suphi ile başlayan sosyalizm tarihi
Son yıllara kadar Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu sosyalizmin tarihini TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi ile başlatıyordu. Oysa 15 Haziran 1915’te Beyazıt Meydanı’nda idam edilen Sosyalist Hınçak Partisi üyeleri, yalnız kendi halklarının hakları için değil, tüm insanlığın kurtuluşu için savaşan Madteos Sarkisyan (Paramaz) ve 19 arkadaşı bu toprakların Ermeni sosyalistleridir.
Beyazıt’ta darağacına ilk çıkartılan Paramaz’ın idam sehpasındaki sözleri, “Siz sadece bizim vücudumuzu yok edebilirsiniz fakat inandığımız fikirleri asla. Yaşasın sosyalizm” mesajı, sonradan darağaçlarına çıkartılan "Türkiyeli" devrimcilerin de sözü olur ama adları anılmaz. Yıllarca Ermeni Soykırımı’nı dile getirip mücadele eden Ermeni diasporası sosyalist oldukları için Paramazları yok sayarken, Türkiye sol hareketi de Ermeni oldukları için onları görmezden gelir. 20. yüzyılın başında Selanik’teki birçok işçi grevini örgütleyen sendika liderleri Rum, Bulgar, Sırp, Yahudi oldukları için yine Türkiye sol hareketinin tarihinde yer almaz.
İrvem Keskinoğlu'nun Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi'nde verdiği bilgiye göre, 1910 yılında 1 Mayıs, Selanik ile birkaç Rumeli kentinde daha kutlanır. 1911'de ise Üsküp, Selanik, İstanbul, Edirne ve bazı Trakya kentlerinde kutlamalar yapılır. Selanik'te 14'ten fazla sendikaya bağlı Yahudi, Bulgar, Rum/Helen ve Müslüman işçilerden oluşan 2 bin kişinin katıldığı mitingde 4 ayrı dilden konuşmalar yapılır. Yük arabası sürücüleri, mavnacılar, liman ve yükleme-boşaltma işçileri iş bırakırlar. Sosyalizmin tarihi Mustafa Suphi ile başlatıldığı için 1921 yılından öncesi bu tarihte yer almaz.
Sol hareketin Osmanlı tarihine bakışı
Türkiye sol hareketinin Osmanlı tarihine, bu tarihteki isyanlara ve devrimci liderlere bakışı da sorunludur. Bu tarihteki isyanlar arasında Ermeni ve Rumların adı geçmez. Resmi tarihçilerin bile artık inkâr edemediği nüfus olarak Müslümanlardan çok daha fazla olan Hıristiyan halklar bu coğrafyada Osmanlı tarihinde sanki hiç yaşamamıştır. Bu yüzden de bu tarihten çıkarılan devrimci kişiler ya Müslüman ya da Alevi inancındandır.
Rus klasikleri, Latin Amerikalı direnişçiler ve sosyalist devrimi gerçekleştirmiş ülkelerin tarihindeki birçok detay bilinirken bu toprakların tarihi ne yazık ki bilinmez.
Bilinmeyen Rigas Anayasası
18.yüzyılın sonları Osmanlısının bir aydın ve düşünürü olan Rigas (Velesitinli Rigas ya da Ferreos Rigas) Helen ve Türk tarihçiler tarafından Helen devriminin öncüsü olarak tanımlanır. Hatta 1821 Helen devriminin ilham kaynağı olarak da adlandırılır çeşitli çevrelerce.
Onu ünlü yapan ise 1797 yılında hazırladığı devrimci anayasadır. İki bölümden oluşan bu anayasanın 35 maddelik ‘İnsan Hakları’ bölümünde
"Yasalar tüm yurttaşların katılımıyla yapılmalıdır Memurluk ancak yeteneğe göre verilmelidir; soylu oldukları için değil. Kimse yasalara aykırı olarak tutuklanamaz. İbadet ve inançlar her din için eşit şekilde özgür olmalıdır. Kölelik yasaktır. Tüm yurttaşlar kanun yapma, seçme seçilme hakkına sahiptir. Yönetim, halkın şikâyetlerini dinlemediği ve sorunu halletmediği durumda yurttaşların ayaklanması en kutsal haktır’’gibi maddelerin yanı sıra 124 maddeden oluşan ‘Anayasanın İlkeleri’ adlı ikinci bölümde şu maddeler yer alır:
“Egemen halk, din ve dil gözetmeden, Rum/Helen, Bulgar, Arnavut, Ulah, Ermeni, Türk ve başka etnik kimlikler dâhil Osmanlı’nın bütün sakinleridir.
Bir tek ferdin ezildiği yerde toplumun bütünü ezilmektedir.
Toplum mutsuz yurttaşlarına geçim araçları sağlar.
Meclis toplantıları halka açıktır." gibi ilkeler içerir.
Rigas bu anayasanın Bosna’dan Arabistan’a kadar Osmanlı topraklarında bir devrim yapılarak uygulanması için mücadele eder. 1797’de anayasa çoğaltılarak tüm Osmanlı illerinde dağıtılır.
1757 yılında Osmanlı’nın (bugün Yunanistan sınırları içinde) Teselya, Velestin köyünde dünyaya gelen ve Osmanlı vatandaşı olan Rigas bugün de, Helenler, Arnavutlar, Romenler, Bulgarlarca kendilerinden görülüp sahiplenilir. Özgür düşünceyi, monarşilere karşı cumhuriyet fikrini savunan Rigas ayrıca Avrupa karanlığına son veren Rönesans’ın öncüleri gibi özellikle eski Helen eserlerini yeniden okuyup diğer dillerdeki birçok düşünürün kitabının çevirilerini yapar. Devrimci şiirler ve marşlar yazar. Haziran 1798’de Avusturya polisi tarafından tutuklanarak yedi arkadaşı ile birlikte Osmanlı’ya teslim edilen Rigas, boğularak öldürülür ve Tuna nehrine atılır. Rigas da Rum/Helen olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihinde ya da tarihteki devrimci kişiler içinde yer almaz.
Trabzonlu devrimci gazeteci, öğretmen Nikos Kapetanidis de Pontoslu Rum olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihi içinde yer almayanlardan biridir. 1921 yılında Amasya Meydanı’nda idam edilen Nikos Kapetanidis Epochi gazetesiyle eğitim sorunlarını, özellikle Rumca eğitim veren yerel okulları dile getiren araştırma ve yazılar yayımlar. Rumca eğitimin Patrikhane ve dini (Hıristiyan) otoriteler tarafından kontrol edilmesine karşı çıkar. Bunların yanı sıra Pontos’ta resmi devlet görevlilerinin vahşeti ve sivillere yönelik katliamlarla ilgili yazılar yayımlar; katliamları yapanların isimlerini mevkilerini de anlatır yazılarında. Ve ne acıdır ki Nikos Kapetanidis’i gazetesine gidip onu tehdit eden Pontos Rum Soykırımı'nın eli kanlı sorumlularından Topal Osman, İpsiz Recep gibi çeteci katiller kimi sol, sosyalist çevrelerce "kurtuluş savaşı kahramanı" olarak anılır.
Sol Hareketin İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ve Mustafa Kemal’e bakışı
Sosyalizmin tarihinin Mustafa Suphilerle başlatılmasının arkasında Osmanlı’nın aydın, devrimci hareketleri olarak görülen Jön Türkler vardır. Sol hareketin büyük çoğunluğu Fransız devriminden etkilendiklerini sık sık belirttiği Osmanlı asker ve bürokratlarından oluşan Jön Türkleri ilerici olarak değerlendirir. Bu yanıyla da Birinci ve İkinci Meşrutiyet'e 1923’te ilan edilen cumhuriyete devrimci ilerici misyonlar yüklenmesine sebep olmuştur. Ve yer yer bu geleneğin devamcısı olunduğu dile de getirilmiştir. Oysa bu tarih baştan aşağıya darbeler tarihidir.
1876: I. Meşrutiyet ve Abdülhamit’in İstibdat (Baskı) Dönemi
Abdülhamit’in tahta çıkarıldığı (V. Murat’ın tahttan indirildiği) 1876 yılında ilk Anayasa hazırlanıp, parlamento açılır. Ancak tüm yetkiler padişaha bağlı olduğu için daha ikinci oturumun ardından meclisi tatil eden Abdülhamit, 30 yıl sürecek bir mutlakiyet dönemini başlatır.
‘93 Harbi olarak da anılan 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nın ardından, Sırbistan, Karadağ, Romanya gibi eyaletlerin tam bağımsızlıklarını ilan etmesi Osmanlı’nın sonunun geldiği korkusuyla iktidarı giderek sertleştirmiştir. Artık tek korku, değişik ulus ve dinlerden tebaanın peşi sıra bağımsızlık peşinde olacağıdır. Ve tabi tüm bunların arkasında "dış düşmanların" olduğu propaganda edilir. Abdülhamit, muhbir ağı, hafiye takibi, zorunlu tayin ve sürgünler, sansür, gözaltı, tutuklama gibi yöntemlerle tüm muhalifleri sindirir.
“Güvenliğini ve toprak bütünlüğünü sağlayamayan devleti, mali açıdan bir disipline kavuşturmak için 1881 yılında Düyun-u Umumiye İdaresi kurulur. Bu kurum uzun süredir biriken dış borçların ödenmesini kurala bağlamak üzere Avrupalı devletlerin idaresi altında teşkilatlanır ve belli devlet gelirleri borçları karşılamak üzere baştan bu idareye tahsis edilir.”
Bu arada 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanması üzerine imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması’nın 16. maddesi ve 1878 Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni tebaasına bir dizi söz verilir. Bu sözlerin tutulmaması Ermenilerin iktidara karşı tavırlarını sertleştirmelerine sebep olur. Bunun sonucu olarak 1887’de Cenevre’de Devrimci Hınçak Partisi (1909’dan sonra Sosyal Demokrat Hınçak) kurulur. Onu 1890’da Tiflis’te kurulan Taşnaksutyun (Ermeni Devrimci
Federasyonu) izler. (Ancak ilk Ermeni Partisi Armenakan Van’da 1885’te kurulmuştur) Ermeniler örgütlü oldukları her yerde seslerini yükseltmeye başlarlar.
Ermeni Soykırımı'nın habercisi ilk katliamlar yine bu dönem hayata geçirilir. 1894’te Sason’da, 1895’te Trabzon’dan başlayarak tüm doğu vilayetlerine, Halep ve Kilikya’ya yayılan, 1896’da ise Van, Eğin ve İstanbul’daki katliamlar, Trabzon ve İstanbul dışında Hamidiye Alayları aracılığıyla gerçekleştirilecekti. 1894-1895 arasındaki Ermeni kayıpları, Ermeni Patrikhanesi’ne göre 300 bin, Avrupalı konsolosluklara göre 100 bin ila 200 bin arasında değişiyordu.
1908: 2. Meşrutiyet
Abdülhamit’in padişahlığı ile 32 yıl süren baskı (İstibdat) döneminin ardından 23 Temmuz 1908 tarihinde ikinci kez Meşrutiyet ilan edilir. Birincisinde batılı devletlere verilen reform sözlerini geçiştirmeyi hedeflemekten başka bir içeriği olmayan Anayasa'nın ilanı ve parlamentonun açılması nasıl bir reform ve ilericilik özelliği taşımıyorsa, ikincisinin de aynı niyeti taşıdığı kısa bir zaman sonra anlaşılacaktı. Kimi çevrelerce bir burjuva demokratik devrim olarak değerlendirilecek 2. Meşrutiyet aslında çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlı devletinin devamını sağlamak için, Osmanlı despotizminden kurtulmak isteyen uluslara karşı bir "karşı devrim" niteliğindeydi.
“Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik” kavramlarıyla Osmanlı sınırları içinde yaşayan Hıristiyan inancından ulusların temsilcileri parlamentoda yer alacak ve böylelikle bir umut ortamı yaratılacaktı ama 1909 yılında Adana’da 30 bin Ermeni’nin hayatına mal olacak katliam ile aslında değişen bir şeyin olmadığı anlaşılacaktı.
Meşrutiyet’in ilanını sağlayan güçler Jön Türkler olarak anılacaktı. Özellikle batıda eğitim görmüş Osmanlı asker bürokratlarından oluşan bu kesimlerin amacı toprak ve güç kaybı yaşayan Osmanlı’yı ayakta tutmaktı. Bunun nasıl olacağı konusunda çeşitli düşünceler olmasına rağmen belirgin düşünce Sünni Müslüman inancın ve Türk milliyetçiliğinin öncülüğünde bir siyasi önderlikle burjuva sınıflar oluşturmak ve özellikle sermayenin Müslümanlaştırılması ile bir ulus devlet olmaktı. Bu siyasi önderliği de Jön Türk hareketi içindeki bürokrat ve askerlerin kurduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti yürütecekti.
1914 Birinci Paylaşım Savaşı
Birinci Paylaşım Savaşı 1914 yılında İtilaf Devletleri olarak adlandırılacak Fransa, Britanya İmparatorluğu, Rusya (1914-1917), İtalya (1915-1918), ABD (1917-1918), Romanya (1916-1918), Japonya, Sırbistan, Belçika, Yunanistan (1917-1918), Portekiz (1916-1918), Karadağ (1914-1916) ile İttifak Devletleri olarak adlandırılacak Alman İmparatorluğu, Avusturya Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan (1915-1918) arasındaki iki taraftan oluşan savaştır. 1914 ile 1918 yılları arasında süren bu savaşta 70 milyon asker yer alır ve 9 milyon askerin yanı sıra 8 milyona yakın sivil de hayatını kaybeder, haritalar ve sınırlar savaşın galiplerince yeniden belirlenir.
Osmanlı ordusu bu savaşta Kafkasya, Çanakkale, Sina-Filistin, Hicaz-Yemen, Irak, İran, Galiçya ve Makedonya’da savaşır ve 325 bin askerini kaybeder. Ama istatistiklere yansıyan asıl önemli sayı ise Osmanlı’nın bu savaş sonrası kaybettiği sivil sayısıdır. Osmanlı İmparatorluğu kayıplar listesinin sivillerle ilgili başlığında 2.150.000 sivil kaybı ile ilk sırada yer alır.
Osmanlı devletinin bu savaşa dahil olmasının sebebi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Almanların savaşı kazanacağını düşünerek son dönemde kaybedilen toprakları geri alma hayalidir. Aynı zamanda savaş sermayenin Müslümanlaştırılması projesi olan soykırım için de iyi bir zemin olacak, Ermeni ve Süryanilerin hemen hemen tamamen Rumların da kısmen imhası ile birinci etap tamamlanacaktı. (İkinci etaba 1919’da Mustafa Kemal öncülüğünde Pontoslu Rumların ve Küçük Asya Rumlarının yok edilmesi ile devam edilecekti.)
İstatistiklere Osmanlı’nın “kaybı” olarak yansıyan 2.150.000 sayının içinde 1,5 milyon Ermeni, 250 bin Süryani, 150 bin Rum’un katledilmesi de dâhildir. Yani bu kayıpların 2 milyona yakını Osmanlı’nın savaştığı herhangi bir ülkenin ordusu tarafından değil, bizzat
Osmanlı’nın kendi güçleri tarafından katledilen insanlardı.
1915 Ermeni Soykırımı
14 Temmuz 1914’te Marksist Ermeni Partisi Hınçak’ın 20 yönetici kadrosu, Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’yı öldürmeyi planladıkları gerekçesiyle tutuklanıp ihanetle yargılanır. 15 Haziran 1915 tarihinde İstanbul-Beyazıt Meydanı’nda, Harbiye Nazırlığı önünde asılarak idam edilirler. Hınçak Partisi, İttihat ve Terakkiciler ile ortak çalışmayı reddeden tek Ermeni partisidir. 1908 sonrası silahlı mücadeleyi terk etmiş olsalar da İttihatçıların kendisi için tehlike olarak gördüğü bir siyasi yapılanmadır.
Bir diğer Ermeni örgütlenmesi olan Taşnak ise özellikle Abdülhamit’e muhalefet sürecinde Jön Türklerle ortak hareket etmiş olsa da 12 Nisan 1915 tarihinde önderlerinin büyük bir bölümü tutuklanarak hapse atılır.
24 Nisan 1915 yılında ise İstanbul’da aralarında tanınmış şairler; Daniel Varujan, Siamanto ve Rupen Sevak’ın da bulunduğu yüzlerce Ermeni aydını tutuklanır. 1915 Şubat’ında 15-55 yaş aralığında olan Ermeniler yük taşıma ve yol yapım işlerinin yapıldığı Amele Taburlarına alındılar. Bunlar aslında erkek Hıristiyanlardan oluşan zorunlu çalışma taburlarıydı. Amele Taburları’ndaki savunmasız Ermeniler, angarya iş sona erdikten sonra öldürüldüler.
Ve geriye kalan Ermeni nüfusun tehciri başladı. Tehcirler ilk önce Kilikya-Ermeni yerleşimleri Zeytun ve Dörtyol, daha sonra ise Erzurum, Trabzon, Sivas, Harput, Diyarbakır ve Bitlis’te gerçekleşti. (1915 Mart -1915 Haziran) Bağdat’taki Ermeniler Musul’a sürüldü.
Asur /Nasturi/ Keldani (Doğu Süryanileri) Soykırımı
Aynı tarihlerde gerçekleştirilen Süryani Soykırımı, Ermeni Soykırımı’nın gölgesinde kalır, araştırmacıların, tarihçilerin uzun süre ilgisini de çekmez. Sevr’e katılan Asur delegeleri, Asurlu Hıristiyanların güvenliğini sağlamak amacıyla bir Asur devleti talebinde bulunurlar. Bunun üzerine Sevr Anlaşması’na gelecekte “Asur-Keldanilerin güvenliği için” tam garanti sunması gereken bir otonom Kürdistan kurulmasını içeren 62. madde eklenir. Asur sorununa ilişkin Milletler Cemiyeti gölgesinde yürütülen 1925 yılında Kanada’ya göç ettirilmesi projesinin yanı sıra, umutsuz geri dönüş ve sınır geçme çabaları da başka katliamlara yol açar. Kurbanların sayısına ilişkin birbiriyle çelişik rakamlar olmasına karşın, Asur Keldani delegasyonunun Paris Barış Konferansı’nda verdikleri 250 bin sayısı, kurban sayısının aslında hayli önemli boyutta olduğunu göstermektedir.
Bu tarihsel gerçekler resmi tarihte ya yok sayılır ya yalanlarla çarpıtılır ya da tüm bu soykırım süreci gerekçelendirilerek meşrulaştırılır. Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu da bu süreci resmi tarihten bağımsız değerlendirememiş ya da değerlendirmemiştir. Bu nedenle de bu soykırım sürecine bakışta inkârcı cephede yer almıştır.
Yüzyıllık cumhuriyet tarihinin kanlı sayfalarına yüzlercesi eklenecek katliamlar zincirinin önemli bir halkasını oluşturan 1918 sonrası, yedi düvele karşı verildiği iddia edilen anti emperyalist “kurtuluş savaşı" masalı ve Mustafa Kemal’e yüklenen devrimci misyon ise Türkiye sol hareketinin en önemli hatalarından birisidir. Elbette bu yazının konusundan bağımsız değildir ancak başka bir yazının konusu olarak ele alınıp yazılacaktır.
http://www.marksistteori1.org/983-tuerkiye-sol-hareketinin-soyk-r-mlara-bak-s.html




submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.04.02 20:54 doganmalimusavirlik E Arşiv Portal

E Arşiv Portal
E Arşiv Portal - Doğan Mali Müşavirlik
Bu Yazımda, 509 Sıra No.lu Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği ile hayatımıza giren ve adeta iş dünyasının gündeminin başına oturan, e arşiv portal (GİB Portal) ile ilgili en çok sorulan sorulara cevap bulmaya çalıştım.
1- E-Arşiv Portal uygulamasına nasıl giriş yapabilirim?
Portal uygulamasına https://earsivportal.efatura.gov.tintragiris.html adresinden giriş yapabilirsiniz.
2- E-Arşiv Portal uygulamasında geriye dönük fatura düzenleyebilir miyim?
Portalda geriye dönük olarak fatura düzenlemek mümkündür. Ancak vergi kanunları gereğince yasal süresi geçtikten sonra düzenlenen faturalar için cezai hükümler ile karşılaşabilirsiniz.
3-Faturamı yasal olarak kaç gün içerisinde düzenlemeliyim?
Faturanın, malın teslimi veya hizmetin yapıldığı tarihten itibaren azami 7 (yedi) gün içinde düzenlenmesi gerekmekte olup, 7 gün süre diğer aya geçiyorsa Katma Değer Vergisi Kanunu uyarınca en geç ay sonuna kadar düzenlenmesi gerekir.
4- Portaldan fatura kesmek istediğimde Kullanıcı bilgileri alanlarına girdiğiniz bilgiler kestiğiniz faturalarda kullanılacaktır ve siz bu alanı güncellememişsiniz hatası alıyorum?
İlgili hatayı aldığınızda portal ana sayfada, sırayla, modül seçiniz > e-arşiv portal > kullanıcı işlemleri > kullanıcı bilgileri sekmesine tıklayıp, daha sonra faturada görünmesini istediğiniz alanları doldurup kaydediniz. Hata vermeyecektir.
5- Fatura Düzenlenmesinde 7 (yedi) günlük süreyi geçirdim veya E-arşiv Portal’dan kesmek zorunda olduğum faturayı kağıt olarak kestim hangi cezayla karşı karşıya kalırım ?
Kanun uyarınca, bu belgelerin elektronik belge olarak düzenlenmesi gerekirken Maliye Bakanlığınca belirlenen zorunlu haller hariç olmak üzere kâğıt olarak düzenlenmesi ya da bu Kanunun 227 nci ve 231 inci maddelerine göre hiç düzenlenmemiş sayılması halinde; bu belgeleri düzenlemek ve almak zorunda olanların her birine, her bir belge için (350) Türk lirasından aşağı olmamak üzere bu belgelere yazılması gereken meblağın veya meblağ farkının %10’u nispetinde özel usulsüzlük cezası kesilir.
6- E-Arşiv Portal uygulamasını kullanmak için Mali Mühüre veya E-İmza kullanmaya ihtiyacım var mı?
E-Arşiv Portal uygulamasında bütün işlemleri, İnteraktif Vergi Dairesi kullanıcı kodunuz ve şifreniz ile yapabilirsiniz. Mali mühüre ya da e-imza kullanmaya ihtiyacınız bulunmamaktadır.
7- Kimler hangi şartta bu portaldan fatura kesmek zorundadır?
E-arşiv fatura uygulamasına dahil olmayan mükellefler, 01.01.2020 tarihinden itibaren, vergi mükelleflerine düzenleyecekleri 5.000.-TL üzeri, vergi mükellefi olmayanlara düzenleyecekleri 30.000.-TL üzeri faturaları e-arşiv portaldan düzenlemek zorundadır.
8- E-arşiv Fatura Portalı üzerinden fatura düzenliyorum. Bu halde şirketim E-Arşiv ve E-Fatura mükellefi mi oluyor?
Aksine bu uygulamalara dahil olmadığınız için portaldan fatura kesmek durumunda kalıyorsunuz. E-arşiv ve E-fatura mükellefi olmuyorsunuz.
9- Kestiğimiz faturalar otomatik olarak karşı tarafa gönderiliyor mu?
Düzenlenen faturalar alıcıya otomatik olarak gönderilmez. Dilerseniz kağıt çıktısını verebilir ya da mail ile faturalarınızı iletebilirsiniz.
10- 5.000.-TL ve 30.000.-TL tutarlarına vergiler dahil midir?
Bu tutarlara tüm vergiler (KDV vb.) dâhildir. Hesaplama yapılırken genel toplama bakılması gerekir.
11- Ocak ayında vergi mükellefine 50.000.-TL tutarında kağıt fatura düzenledim fatura geçerli midir?
07/01/2020 Salı günü akşam Saat 24:00’e kadar (Çarşamba gününe geçilmeden) düzenlediğiniz kağıt faturalar geçerlidir. Ancak bu tarihten sonra düzenlediğiniz kağıt faturalar için cezayla karşı karşıya kalabilirsiniz.
12- Vergi mükellefi olan müşterime her gün 5.000.-TL altında fatura düzenliyorum, bu faturaları E-arşiv Portal Aracılığıyla düzenlemek zorunda mıyım?
Aynı gün içerisinde, aynı kişilere düzenlenen faturalar 5.000.-TL’nin altındaysa, faturalarınızı kâğıt olarak düzenleyebilirsiniz.
13- 5.000.-TL altındaki faturalarım Portal üzerinden düzenleyebilir miyim?
İsterseniz tutarı ne olursa olsun tüm faturalarınızı e-arşiv portal aracılığıyla düzenleyebilirsiniz.
14- E-Arşiv Portal Aracılığıyla düzenleyip, imzaladığım faturayı iptal edebilir miyim?
İmzalanan faturaların iptali mümkün değildir.
15- Yanlışlıkla portal aracılığıyla 1.000.-TL fatura yerine 1.000.000.-TL fatura düzenledim ve imzaladım, iptal edemiyorum ne yapmalıyım?
Böyle bir durumda, alıcının da satıcının da yanlış kesilen faturaları işleme almaması gerekir. Yerine doğru fatura kesilerek işlem düzeltildikten sonra varsa sözleşme gibi kanıtlayıcı belgeler de saklanmalıdır. Vergi dairesine dilekçe ilde bildirim yapılması da ileride doğacak sıkıntıları bertaraf etmede son derece faydalı olabilir.
16- Faturalarda çok fazla kalem mevcuttur, portala excel ile aktarım yapabilir miyiz?
Portala excelden fatura aktarımı mümkün değildir.
17- İhracat Faturalarında Portaldan fatura düzenleme sınırı nedir?
İhracat faturalarında portal aracılığıyla fatura kesme zorunluluğu 30.000.-TL üzeridir.
18- İhracat faturası kesiyorum, banka bilgisi, ihraç kayıtlı olup olmadığı gibi bilgileri nereye girmeliyim?
Bu bilgileri Not kısmına girebilirsiniz.
19- Siteye giriş ve imzalama işlemlerinde yetkiniz yoktur, imzalama aracına erişilemedi vb. hata alıyorum ne yapmalıyım?
Bu konuda GİB tarafından alınan tavsiyede çözümler,
  • Mozilla firefox tarayıcısı kullanılması
  • Tarayıcının geçmişinin sürekli temizlenmesi
  • Bilgisayarada antivirüs programı varsa fatura kesimi sırasında devre dışı bırakılması
  • gib.gov.tr adresinden imzalama aracının indirilmesi.
Şeklinde belirtilmiştir.
E arşiv portal ile ilgili geniş bilgiye web sitemizden ulaşabilirsiniz.
submitted by doganmalimusavirlik to u/doganmalimusavirlik [link] [comments]


2020.03.14 14:01 sum-poopins Bir Yalan Haber Sitesi ve Medyanın 'Güvenli Su Listesi' Yalanı

Su firmalarını belli kriterlere göre sıralayan aşağıdaki listeyi bir kısmınız görmüştür. Görmediyseniz bile haberlerde duymuşsunuzdur. Haber sitelerinin, gazetelerin ve kanalların pek sevdiği ve tüketicilerin yoğun ilgi gösterdiği bu liste, ne kadar doğrudur? Bir bilimselliği var mıdır? İşte bu soruları araştırmaya başladığımda, kendimi çok garip bir alemin içinde buldum. Sizi de, kendimle beraber bu kara deliğe çekeceğim.
https://i.imgur.com/X5DcKTJ.png
Olaya başlamadan önce, listenin kaynağı olan “Gıda Güvenliği Hareketi” sitesini şöyle bir inceleyelim.
https://i.imgur.com/LejgZT2.png
Sitenin ana sayfasından alınan bu görüntüde, ilk olarak birkaç şey insanın dikkatini çekiyor.
Birinci olarak, ortada paylaşılmış çocuklu resim çok ucuz ve kötü bir propaganda parçasıdır. Bitkiler ile insanlar çok ayrı metabolizmaya sahiptir. Eğer benzer metabolizmaya sahip olsaydık bile, insanların sadece suyla yaşaması gerektiğini düşünmek çok abes kaçacaktır. Bu yüzden, bu parça, İngilizcede bu aralar popüler olan bir deyimle bir “boomer meme” olmaktan öteye gidemiyor. Yani yaşlı ve yanlış bilgiler saçan kişilerin bir Facebook paylaşımından başka bir şey değil.
İkinci olarak, Gıda Güvenliği Hareketi sitesi, Dünya Sağlık Örgütü, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Atom Enerjim Kurumu, ABD İlaç ve Yiyecek Dairesi (FDA) ve Avrupa Yiyecek Güvenliği Otoritesi’nin (EFSA) hepsinin şeytana doğrudan bağlı yapılar olduğunu iddia ediyor. Bunun ne kadar abes ve saçma olduğunu açıklama gerek bile yok. Gıda Güvenliği Hareketi, bütün iddialarına rağmen bilimsellikten ve hatta genelgeçer mantıktan tamamen uzak bir yol izliyor. Gerçeklikle bir bağlantısı olmayan komplo teorileri yayarak, insanların var olan kurumlara güvencini sarsmayı amaçlıyor.
https://i.imgur.com/v61Bcnp.png
Üçüncü olarak, sitede aşı karşıtlığının savunulduğu görülüyor. Linke tıklanılınca, birkaç Youtube videosu ortaya çıkıyor. Bu videolarda, aşıların “etkisiz, gereksiz ve tehlikeli” olduğu söyleniyor. “Kanseri iyileştiren kolay ve doğal yöntemler” denilen şeylerden bahsediliyor (böyle şeyler yoktur ve bunu denemek, bu yolu izleyenlerin ölümüne yol açmıştır. Örn. Steve Jobs önlenebilir bir kanseri, tıp yerine doğal yöntemlerle tedavi etmeye çalıştığı için ölmüştür).
https://i.imgur.com/0XsGgXg.png
Sitede biraz daha gezinince, aşı karşıtı başka yazılar ortaya çıkıyor. Aşıyı savunan insanları pharma troll, yani ilaç firması trolü olmakla suçluyorlar ve bilimsel bir kanıt sunamayacaklarını iddia ediyorlar. Gezinmeye devam edildiğinde, ünlü “aşılar otizme yol açıyor” iddiasını savundukları da görülüyor.
https://i.imgur.com/lkUpqaf.png
Şunu baştan kesinleştirelim: aşı karşıtlığının bilimsel hiçbir dayanağı yoktur. Aşıların etkileri ve oldukça güvenli oldukları bilimsel olarak defalarca gösterilmiştir. Aşılar hakkında yanlış bilinen kimi gerçekleri öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.
Aşıların otizme yol açtığı iddiasını bir inceleyelim. Bu, 1998’de Lancet’ta Dr. Andrew Wakefield’ın yayımladığı bir makaleye dayanıyor. Aşılar ve otizm hakkında bir ilişki olduğunu ileri süren bu makale tartışma yaratmıştır. Makalenin istatistiksel bir dayanağı yoktur, bilimsel bir çalışmada temel yeri olan kontrol grubu yoktur, doğrudan ölçümler yerine insanların hafızalarına güvenmektedir ve vardığı sonuçlar istatistiksel olarak geçersizdir. Ancak bu makale kimi gruplar tarafından popülerleştirilmiş ve çok ilgi çekmiştir. Hem bunun etkisiyle hem de bilimsel olarak geçerliliğini sınamak için, bilimde kullanılan klasik bir yöntem izlenmiştir: bilim insanları, deney sonucunu tekrarlamaya çalışmışlardır. Ancak defalarca ve orijinal makaledekinden çok daha iyi yöntemlerle denemelerine rağmen, deney sonuçları hiçbir seferinde tekrarlanamamıştır.
Aşıların etkililiği ise çok fazla farklı açılardan kanıtlanabilir fakat sadece şu sayıları vermek bile yetecektir.
Aşı karşıtlığının verdiği zararlara gelecek olursak, 2000’de aşılar sayesinde bu hastalıklar silindi denmesine rağmen, aşı karşıtlığı yüzünden kimi salgın hastalıklar tekrar çıkmaya başlamıştır.
https://i.imgur.com/5NxKOEd.png
https://i.imgur.com/Eb4CXzW.jpg
Kısacası, Gıda Güvenliği Hareketi, aşı karşıtlığı gibi bir yalan bilgiyi yıllardır sürekli olarak yayıyor ve insanlara “sağlığınızı düşünüyoruz” adı altında zarar veriyor. Bu gibi yalan bilgilerin yayılması ve kaçınılmaz olarak insanlara zarar vermesinde, bu tarz kişilerin ve sitelerin çok büyük bir sorumluluğu vardır.
Dördüncü olarak, sitede başka yalan haber örnekleri de mevcut. Örneğin şu haberi inceleyelim.
https://i.imgur.com/1M6JBTr.png
Forklorofenuron kimyasalı, 2. kategori bir karsinojendir. Yani, insanlarda kanser yapmasından şüphe duyulmaktadır. ABD Çevre Koruma Ajansı’nın bildirdiğine göre, haberde söylenilenin aksine, herhangi bir nörotoksisite göstermemektedir. 2017’de bir bilimsel literatür taraması bu söylenilenle aynı sonuca varmıştır. Yani, Gıda Güvenliği Hareketi bir kez daha yalan haber yaymaktadır.
İnsanlarda kanser yaptığından şüphe duyulsa da, bugüne kadar yapılan hiçbir bilimsel çalışma, forklorofenuron kimyasalının insanlarda kanser yaptığını gösterememiştir. Başka bir deyişle, bilimsel otoriteler tarafından bu kimyasal hakkındaki çalışmalar sürdürülse bile, Gıda Güvenliği Hareketi’nin iddia ettiği gibi kanser yaptığı gösterilmiş bir şey değildir. Hareket, bu tarz bir haberi paylaşarak, yalan bilgi yaymaktadır. Bilimsel süreç kanıt bazlı hareket eder ve şüphelenilen her duruma “kesin öyleymiş gibi” yaklaşılmaz. Ancak Hareket, bunu önemsememekte ve kendi yalanlarını yaymak için, bir kez daha bilimsel otoriteye olan güveni sarsmaya çalışmaktadır. “Resmi raporlara göre sağlıklı olduğu iddiası” lafının kullanılması bile bunu göstermektedir. Kurumların, bilimselliğe dayanan direktiflerini sadece iddia diye sunarken, kendi desteksiz ve hatta bilimsellikle çatışan anlatısını mutlak doğruymuş gibi sunmaktadır.
Bu haberin Sabah Gazetesi’nden alıntılandığı ve aynı zamanda onların da mesuliyet altında olduğunu da belirtmek gerekir.
Beşinci olarak, sitenin profesyonellikten uzak olduğu hemen fark edilmektedir. Birinci maddede verilen örnek, sayısız yalan haber, site tasarımı, sık sık karşılaşılan yazım hatalarının yanısıra, şu tarz paylaşımlar da yapılmaktadır. Burada kullanılan dil aşırı derecede yönlendiridicir ve paylaşılan şey herhangi bir haber niteliği taşımamakta, sadece bir tepki içermektedir. Bilimsel bir şekilde davrandığını iddia eden veya habersel bir değer sahip olduğunu iddia eden bir grup için, böyle bir davranış tamamen uyumsuzdur.
https://i.imgur.com/YJONfCf.png
TÜRKİYE AMBALAJLI SU RAPORU
Yukarıdan görüleceği üzere, Gıda Hareket’inin sitesi hiç de güven saçan bir yer değil. Hatta tam tersine, insanlara zarar verecek ve salgın hastalıkların tekrar ortaya çıkarak ölümlere yol açmasına katkı yapacak bir yol izliyor. İnsanların dünyadaki ve Türkiye’deki kurumlara güvenini, doğru düzgün bir kanıt göstermeden, kendi amaçlarına ulaşmak için zedelemeye çalışıyor. Yeri geldiğinde bunu şeytana bile bağlıyor.
Peki gel gelelim, Türkiye’deki medyanın ve insanların çok ilgisini çeken Türkiye Ambalajlı Su Raporu’na.
Rapora ulaşmak için tıklandığında, bir kitap reklamı yapıldığını görüyoruz. Bu kendi başına bile, siteye olan güveni azaltmaya yetmelidir çünkü işin arkasında, siteyi kuranların ticari bir amaç güttüğünü göstermektedir. Yani kendi fikirlerini pazarlamaktadırlar ve çıkar çatışması olduğu için, sundukları bilgiye daha bile şüpheli yaklaşmak gerekmektedir. Sitenin mevcut formatıyla beraber düşünüldüğünde, bu şüphe katlarca artmaktadır.
https://i.imgur.com/bv6d8RN.png
Sonunda ünlü tabloya bakıyoruz. Tablo, Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı laboratuvar analizlerinden toplanan verilerle oluşturulmuştur veya en azından böyle olduğu iddia edilmektedir. Bu analizlerin sayı, ruhsat veya protokol numaraları verilmiştir. Sudaki maddeler, olması gereken ve olmaması gereken diye iki tabloya ayrılmıştır. Bunlar ilk bakışta düzgün görünen şeyler. Ancak tabloda ‘Suyun Toplam Puanı’ diye bir şey olduğu görülmektedir. Buradaki puanlama, herhangi bir bilimsel bilgiye dayandırılmamaktadır ve Gıda Güvenliği Hareketi’nin belirlediği keyfi bir standarda göre yapılmaktadır. Zira böyle bir puan sistemi olması da düşünülemez çünkü her bir kimyasalın yararı veya zararı, özellikle zararı, kendi içinde değerlendirilmelidir.
https://i.imgur.com/w7U4Bhm.png
Bu tabloda sunulan verileri daha çok araştırınca, karşımıza şöyle bir durum çıkmaktadır.
Bahsi geçen analizler, T.C. Tüketici Güvenliği ve Halk Sağlığı Laboratuvarları Dairesi Başkanlığı tarafından yapılmaktadır. Bu dairenin dediğine göre, “Kamu kurum-kuruluşları veya firmalar veya şahıslar tarafından getirilen” örnekler belli bir ücret karşılığında analiz edilmektedir. Ancak daha önce bahsettiğim gibi, analizi yaptıran kişiler bu sonuçları paylaşmadığı sürece onlara ulaşamıyoruz ve çoğu da paylaşmıyor. Bu yüzden bu tabloda bahsedilen verilerin ne kadar doğru olduğu hakkında bir şüphe var.
Ancak buna rağmen, kimi raporlara ulaşılabiliyor. Örneğin, ilk beşteki Atlantis markası, 05.09.2018 tarihli raporu kendisi paylaşmıştır ve tabloda verilen değerlerle uyuşmaktadır (unutmayın, puanlar tamamen ayrı bir mesele). Öte yandan, yine ilk beşteki Fuska Su’yun kendi sitesinde paylaştığı raporlardaki protokol numarası ile Gıda Hareketi’nin verdiği protokol numarası uyuşmamaktadır.
Gıda Güvenliği Hareketi’nin kendisi, veri toplama hakkında şunları söylemiştir.
“Türkiye’de su analiz verilerini toplamanın hayli zor olduğunu belirten Gıda Hareketi yetkilileri, Sağlık Bakanlığı ve su firmalarının veri erişimine izin vermediği belirtiyor. Bu yüzden bazı veriler hayli eksik, bazı firmalar verilerini Gıda Hareketi’ne düzenli gönderirken, bazıları ise ne sitelerinde yayınlıyor, ne de Gıda Hareketi’nin ısrarlı isteğine rağmen vermeye yanaşmıyor.”
Yani Gıda Hareketi’nin bu verileri toplamasının tek yolu, firmaların bu verileri kendilerinin açıklaması veya başka kişiler tarafından bu suların test için yollanması oluyor. Testlerin maliyetinin birkaç bin lira olduğu düşünülürse, bu ihtimal daha zayıf kalıyor. Bu yüzden, Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı analizler prosedüre uygun olsa bile, firmalar yollayacakları örnekleri kendileri seçerek sonuçlarla oynama yapıyor olabilirler. Bu şekilde bu listede üst sıralara çıkmaya çalışıyor olabilirler.
Yani burada verilen değerlerin en azından kimilerinin kağıt üzerinde doğru olduğu kabul edilebilir fakat bir kısmının da firmaların açıklamalarıyla uyuşmadığı görülüyor. Bunların dışında da, oldukça ciddi sorunlar mevcut. Sağlık Bakanlığı yaptığı açıklamada şunları söylemiştir.
”Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi adıyla faaliyet gösteren bir sivil toplum kuruluşunun hazırladığı “Ambalajlı Su Raporundaki” haksız iddialara ilişkin olarak bazı hususların açıklanmasına ihtiyaç duyulmuştur. Söz konusu rapor Bakanlığımızca da incelenmiş; verilerin kaynağı, analiz metodu, analizi yapanların yetkinliği, laboratuvar koşulları vb. değerlendirildiğinde raporun bilimsel bir dayanaktan yoksun olduğu görülmüştür. Bilimselliği tartışmalı bir rapora dayanılarak haksız yere kamuoyunda infial uyandırmaya çalışmak etik bir davranış değildir.
İçme-kullanma sularının takibini düzenleyen mevzuatımız Avrupa Birliği standartlarında usul ve esaslar içermektedir Avrupa Birliği ülkelerinde ne uygulanıyorsa ülkemizde de uygulanan mevzuat aynıdır. Su dolum tesisleri, Halk Sağlığı Müdürlüklerimizce ve Bakanlığımız merkez teşkilatınca düzenli olarak denetlenmekte alınan numunelerde hem mikrobiyolojik hem de kimyasal olmak üzere toplam 56 parametrenin analizi yapılmaktadır. Analizler Ulusal Referans Laboratuvarı olan THSK Tüketici Güvenliği Laboratuvarlarında ve yetkilendirilmiş Halk Sağlığı Laboratuvarlarında yapılmaktadır.
Yapılan denetimlerde geçici aksaklık tespit edilen firmalara uygunsuzlukların neler olduğu anlatılmakta ve aksaklıklarını gidermeleri için 1 hafta süre verilmektedir. Firmalar bu eksikliklerini giderdiği zaman Halk Sağlığı Müdürlüklerimize müracaat etmekte, yapılan denetimlerde ve analizlerde eksikliklerini giderdiği anlaşılan firmalar yeniden su üretimine başlamaktadır. Tespit edilen uygunsuzluk düzeltilemeyecek boyutta ise firmanın faaliyetine izin verilmemektedir.”
Sağlık Bakanlığı, kendi laboratuvarlarında yapılan analizlerle oluşturulan bu rapora neden bilim dışı diyor? Bunun birkaç sebebi olabilir.
Bu maddeler içinden birinci madde, gösterildiği üzere doğrudur. Kendi başına bile bu raporu geçersiz kılacak kadar güçlüdür. İkinci maddedeki şüphe, oldukça yerinde bir şüphedir ve Gıda Hareketi’nin diğer konulardaki ekstrem derecede bilim dışı ve hatta bilim karşıtı tutumu, bilerek yalan haber yayması, aynı zamanda ticari çıkar çatışması olduğu düşünülürse, ikinci maddenin de bu açıklamaya katkı yaptığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Değinilmesi gereken diğer bir nokta, bakanlığın kendisinin de bahsettiği gibi, bu firmalara düzenli olarak denetlemeler yapıldığıdır. Bu denetlemelerin doğasının, raporda bahsi geçen analizlerden daha güvenli olacağını varsaymak doğrudur. Örneğin, şirketlerin örnek için yolladığı suda oynama yapmaları, bu rutin denetimlerde önlenecektir. Bu denetimlerin verilerini Sağlık Bakanlığı halkla paylaşmamaktadır fakat denetimi geçemeyen firmalar yaptırımlara uğramaktadır. Bunun dışında, zaman zaman, belli firmaların uygunsuzluklarına dikkat çekmektedirler.
İLKLERDEKİ FİRMALARLA İLGİLİ SORULAR
Ticari kaygı ve çıkar çatışmasından bahsetmişken, ilk sıralardaki firmalara da bir bakmak gerekiyor. Yazı itibariyle en son yayımlanmış listedeki (04.07.2019) ilk beşte yer alan firmalar sırayla şöyledir: Buzdağı, Beyyab, Fuska, Atlantis, Sultan.
Sağlık Bakanlığı’nın İzinli Ambalajlı Sular Listesi‘ne (3.10.2019) bakıldığında, raporda ikinci sırada olan Beyyab’ın (Osmanlıca’da su demek) bir izni olmadığı görülüyor. T.C. devletinin sağladığı internet hizmetiyle, firmaların ünvanları sorgulandığında, Beyyab Su bu kayıtlarda da görünmemektedir.
Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı, damacana suda uygunsuz bulunan firmalara ve bayilere baktığımızda, raporda ilk sırada bulunan Buzdağı’nı ve beşinci sıradaki Sultan’ı listede görüyoruz. Buzdağı Su’yun genel müdürü, Yeni Şafak’a verdiği bir ilanla bu listeye katılmalarına karşı çıkmıştı. Başka diğer haber sitelerine de benzer demeçler verdi.
MEDYANIN SORUMSUZLUĞU
Gerek rapor hakkında, gerekse rapor dışında söyledikleri şeyler ‘Gıda Güvenliği Hareketi’ni oldukça güvenilmez bir bilgi kaynağı kılıyor.
Bütün bunlar göz önüne alındığında, medyanın bu yanlış yönlendirici ve topluma zararlı raporu paylaşması büyük bir sorumsuzluk ve ‘yalan haber’ örneği haline geliyor. Pek çok küçük sitenin yanısıra, bu raporu yayımlayanhaber kaynakları arasında CNN Türk, Sözcü, Hürriyet, Sputnik News, T24, Posta, Vatan gibi büyük isimler de yer alıyor.
Öte yandan, çok nadiren de olsa böyle bir haber paylaşmamış bir haber kaynağı bulunabiliyor. Örneğin, Aydınlık Gazetesi’nde böyle bir haber görülmüyor ve tam tersine, aşağıdaki gibi bir haber yayımladığı ortaya çıkıyor.
Kaynak suyu ve mineralli suların Avrupa mevzuatları ile uyumlu olduğunu, suda denetimin ise Sağlık Bakanlığı tarafından yürütüldüğünü belirten Prof. Dr. Nevzat Artık, gıda hakkında dolayısı ile su hakkında da uzmanlığı bulunmayan insanların, bilimsellik dışı yorumlara dayanarak öne sürdükleri fikirlerin etik olmadığını ve toplumu yanlış yönlendirdiğini söyledi.
Artık, konuşmasında Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Derneği tarafından hazırlanan “Ambalajlı Su Raporunu” da konuşmasında değerlendirdi. Raporda bilimsel olmayan değerlendirme ve veriler olduğunu vurgulayan Artık, derneğin kanun gereği resmi denetleyici ve düzenleyici kuruluş olan Sağlık Bakanlığı’nı yok farz ederek, etik olmayan bir davranış sergilediğini belirtti. Artık, güncelleme yapıldığı iddiasıyla yıl içinde birkaç kez tekrar yayınlanan raporun tüketiciyi yanılttığını ve kaygılandırdığını da dile getirdi.
Sonuç olarak, Gıda Güvenliği Hareketi, uzmanlık iddia ettiği alanda topluma zarar verecek bir seviyede yetersiz kalıyor ve niyetleri hakkında soru işaretleri oluşuyor. Yayımladıkları “bilgiler” çok tepki, yani ilgi çektiği için, medyanın çok büyük bir kısmı bu oyuna ortak oluyor ve insanları yanlış bilgilendirmekten kâr ediyorlar.
submitted by sum-poopins to Turkey [link] [comments]


2020.03.14 13:52 sum-poopins Bir Yalan Haber Sitesi ve Medyanın 'Güvenli Su Listesi' Yalanı

Geçen seferki post'um burada güzel geri dönüş almıştı. Bu sefer yine benzer ama farklı bir konuda bir paylaşımla karşınızdayım. Yazı boyunca karşınıza çıkacak şeylerin, subreddit'in formatına uygun olduğunu düşünüyorum.
Su firmalarını belli kriterlere göre sıralayan aşağıdaki listeyi bir kısmınız görmüştür. Görmediyseniz bile haberlerde duymuşsunuzdur. Haber sitelerinin, gazetelerin ve kanalların pek sevdiği ve tüketicilerin yoğun ilgi gösterdiği bu liste, ne kadar doğrudur? Bir bilimselliği var mıdır? İşte bu soruları araştırmaya başladığımda, kendimi çok garip bir alemin içinde buldum. Sizi de, kendimle beraber bu kara deliğe çekeceğim.
https://i.imgur.com/X5DcKTJ.png
Olaya başlamadan önce, listenin kaynağı olan “Gıda Güvenliği Hareketi” sitesini şöyle bir inceleyelim.
https://i.imgur.com/LejgZT2.png
Sitenin ana sayfasından alınan bu görüntüde, ilk olarak birkaç şey insanın dikkatini çekiyor.
Birinci olarak, ortada paylaşılmış çocuklu resim çok ucuz ve kötü bir propaganda parçasıdır. Bitkiler ile insanlar çok ayrı metabolizmaya sahiptir. Eğer benzer metabolizmaya sahip olsaydık bile, insanların sadece suyla yaşaması gerektiğini düşünmek çok abes kaçacaktır. Bu yüzden, bu parça, İngilizcede bu aralar popüler olan bir deyimle bir “boomer meme” olmaktan öteye gidemiyor. Yani yaşlı ve yanlış bilgiler saçan kişilerin bir Facebook paylaşımından başka bir şey değil.
İkinci olarak, Gıda Güvenliği Hareketi sitesi, Dünya Sağlık Örgütü, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Atom Enerjim Kurumu, ABD İlaç ve Yiyecek Dairesi (FDA) ve Avrupa Yiyecek Güvenliği Otoritesi’nin (EFSA) hepsinin şeytana doğrudan bağlı yapılar olduğunu iddia ediyor. Bunun ne kadar abes ve saçma olduğunu açıklama gerek bile yok. Gıda Güvenliği Hareketi, bütün iddialarına rağmen bilimsellikten ve hatta genelgeçer mantıktan tamamen uzak bir yol izliyor. Gerçeklikle bir bağlantısı olmayan komplo teorileri yayarak, insanların var olan kurumlara güvencini sarsmayı amaçlıyor.
https://i.imgur.com/v61Bcnp.png
Üçüncü olarak, sitede aşı karşıtlığının savunulduğu görülüyor. Linke tıklanılınca, birkaç Youtube videosu ortaya çıkıyor. Bu videolarda, aşıların “etkisiz, gereksiz ve tehlikeli” olduğu söyleniyor. “Kanseri iyileştiren kolay ve doğal yöntemler” denilen şeylerden bahsediliyor (böyle şeyler yoktur ve bunu denemek, bu yolu izleyenlerin ölümüne yol açmıştır. Örn. Steve Jobs önlenebilir bir kanseri, tıp yerine doğal yöntemlerle tedavi etmeye çalıştığı için ölmüştür).
https://i.imgur.com/0XsGgXg.png
Sitede biraz daha gezinince, aşı karşıtı başka yazılar ortaya çıkıyor. Aşıyı savunan insanları pharma troll, yani ilaç firması trolü olmakla suçluyorlar ve bilimsel bir kanıt sunamayacaklarını iddia ediyorlar. Gezinmeye devam edildiğinde, ünlü “aşılar otizme yol açıyor” iddiasını savundukları da görülüyor.
https://i.imgur.com/lkUpqaf.png
Şunu baştan kesinleştirelim: aşı karşıtlığının bilimsel hiçbir dayanağı yoktur. Aşıların etkileri ve oldukça güvenli oldukları bilimsel olarak defalarca gösterilmiştir. Aşılar hakkında yanlış bilinen kimi gerçekleri öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.
Aşıların otizme yol açtığı iddiasını bir inceleyelim. Bu, 1998’de Lancet’ta Dr. Andrew Wakefield’ın yayımladığı bir makaleye dayanıyor. Aşılar ve otizm hakkında bir ilişki olduğunu ileri süren bu makale tartışma yaratmıştır. Makalenin istatistiksel bir dayanağı yoktur, bilimsel bir çalışmada temel yeri olan kontrol grubu yoktur, doğrudan ölçümler yerine insanların hafızalarına güvenmektedir ve vardığı sonuçlar istatistiksel olarak geçersizdir. Ancak bu makale kimi gruplar tarafından popülerleştirilmiş ve çok ilgi çekmiştir. Hem bunun etkisiyle hem de bilimsel olarak geçerliliğini sınamak için, bilimde kullanılan klasik bir yöntem izlenmiştir: bilim insanları, deney sonucunu tekrarlamaya çalışmışlardır. Ancak defalarca ve orijinal makaledekinden çok daha iyi yöntemlerle denemelerine rağmen, deney sonuçları hiçbir seferinde tekrarlanamamıştır.
Aşıların etkililiği ise çok fazla farklı açılardan kanıtlanabilir fakat sadece şu sayıları vermek bile yetecektir.
Aşı karşıtlığının verdiği zararlara gelecek olursak, 2000’de aşılar sayesinde bu hastalıklar silindi denmesine rağmen, aşı karşıtlığı yüzünden kimi salgın hastalıklar tekrar çıkmaya başlamıştır.
https://i.imgur.com/5NxKOEd.png
https://i.imgur.com/Eb4CXzW.jpg
Kısacası, Gıda Güvenliği Hareketi, aşı karşıtlığı gibi bir yalan bilgiyi yıllardır sürekli olarak yayıyor ve insanlara “sağlığınızı düşünüyoruz” adı altında zarar veriyor. Bu gibi yalan bilgilerin yayılması ve kaçınılmaz olarak insanlara zarar vermesinde, bu tarz kişilerin ve sitelerin çok büyük bir sorumluluğu vardır.
Dördüncü olarak, sitede başka yalan haber örnekleri de mevcut. Örneğin şu haberi inceleyelim.
https://i.imgur.com/1M6JBTr.png
Forklorofenuron kimyasalı, 2. kategori bir karsinojendir. Yani, insanlarda kanser yapmasından şüphe duyulmaktadır. ABD Çevre Koruma Ajansı’nın bildirdiğine göre, haberde söylenilenin aksine, herhangi bir nörotoksisite göstermemektedir. 2017’de bir bilimsel literatür taraması bu söylenilenle aynı sonuca varmıştır. Yani, Gıda Güvenliği Hareketi bir kez daha yalan haber yaymaktadır.
İnsanlarda kanser yaptığından şüphe duyulsa da, bugüne kadar yapılan hiçbir bilimsel çalışma, forklorofenuron kimyasalının insanlarda kanser yaptığını gösterememiştir. Başka bir deyişle, bilimsel otoriteler tarafından bu kimyasal hakkındaki çalışmalar sürdürülse bile, Gıda Güvenliği Hareketi’nin iddia ettiği gibi kanser yaptığı gösterilmiş bir şey değildir. Hareket, bu tarz bir haberi paylaşarak, yalan bilgi yaymaktadır. Bilimsel süreç kanıt bazlı hareket eder ve şüphelenilen her duruma “kesin öyleymiş gibi” yaklaşılmaz. Ancak Hareket, bunu önemsememekte ve kendi yalanlarını yaymak için, bir kez daha bilimsel otoriteye olan güveni sarsmaya çalışmaktadır. “Resmi raporlara göre sağlıklı olduğu iddiası” lafının kullanılması bile bunu göstermektedir. Kurumların, bilimselliğe dayanan direktiflerini sadece iddia diye sunarken, kendi desteksiz ve hatta bilimsellikle çatışan anlatısını mutlak doğruymuş gibi sunmaktadır.
Bu haberin Sabah Gazetesi’nden alıntılandığı ve aynı zamanda onların da mesuliyet altında olduğunu da belirtmek gerekir.
Beşinci olarak, sitenin profesyonellikten uzak olduğu hemen fark edilmektedir. Birinci maddede verilen örnek, sayısız yalan haber, site tasarımı, sık sık karşılaşılan yazım hatalarının yanısıra, şu tarz paylaşımlar da yapılmaktadır. Burada kullanılan dil aşırı derecede yönlendiridicir ve paylaşılan şey herhangi bir haber niteliği taşımamakta, sadece bir tepki içermektedir. Bilimsel bir şekilde davrandığını iddia eden veya habersel bir değer sahip olduğunu iddia eden bir grup için, böyle bir davranış tamamen uyumsuzdur.
https://i.imgur.com/YJONfCf.png
TÜRKİYE AMBALAJLI SU RAPORU
Yukarıdan görüleceği üzere, Gıda Hareket’inin sitesi hiç de güven saçan bir yer değil. Hatta tam tersine, insanlara zarar verecek ve salgın hastalıkların tekrar ortaya çıkarak ölümlere yol açmasına katkı yapacak bir yol izliyor. İnsanların dünyadaki ve Türkiye’deki kurumlara güvenini, doğru düzgün bir kanıt göstermeden, kendi amaçlarına ulaşmak için zedelemeye çalışıyor. Yeri geldiğinde bunu şeytana bile bağlıyor.
Peki gel gelelim, Türkiye’deki medyanın ve insanların çok ilgisini çeken Türkiye Ambalajlı Su Raporu’na.
Rapora ulaşmak için tıklandığında, bir kitap reklamı yapıldığını görüyoruz. Bu kendi başına bile, siteye olan güveni azaltmaya yetmelidir çünkü işin arkasında, siteyi kuranların ticari bir amaç güttüğünü göstermektedir. Yani kendi fikirlerini pazarlamaktadırlar ve çıkar çatışması olduğu için, sundukları bilgiye daha bile şüpheli yaklaşmak gerekmektedir. Sitenin mevcut formatıyla beraber düşünüldüğünde, bu şüphe katlarca artmaktadır.
https://i.imgur.com/bv6d8RN.png
Sonunda ünlü tabloya bakıyoruz. Tablo, Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı laboratuvar analizlerinden toplanan verilerle oluşturulmuştur veya en azından böyle olduğu iddia edilmektedir. Bu analizlerin sayı, ruhsat veya protokol numaraları verilmiştir. Sudaki maddeler, olması gereken ve olmaması gereken diye iki tabloya ayrılmıştır. Bunlar ilk bakışta düzgün görünen şeyler. Ancak tabloda ‘Suyun Toplam Puanı’ diye bir şey olduğu görülmektedir. Buradaki puanlama, herhangi bir bilimsel bilgiye dayandırılmamaktadır ve Gıda Güvenliği Hareketi’nin belirlediği keyfi bir standarda göre yapılmaktadır. Zira böyle bir puan sistemi olması da düşünülemez çünkü her bir kimyasalın yararı veya zararı, özellikle zararı, kendi içinde değerlendirilmelidir.
https://i.imgur.com/w7U4Bhm.png
Bu tabloda sunulan verileri daha çok araştırınca, karşımıza şöyle bir durum çıkmaktadır.
Bahsi geçen analizler, T.C. Tüketici Güvenliği ve Halk Sağlığı Laboratuvarları Dairesi Başkanlığı tarafından yapılmaktadır. Bu dairenin dediğine göre, “Kamu kurum-kuruluşları veya firmalar veya şahıslar tarafından getirilen” örnekler belli bir ücret karşılığında analiz edilmektedir. Ancak daha önce bahsettiğim gibi, analizi yaptıran kişiler bu sonuçları paylaşmadığı sürece onlara ulaşamıyoruz ve çoğu da paylaşmıyor. Bu yüzden bu tabloda bahsedilen verilerin ne kadar doğru olduğu hakkında bir şüphe var.
Ancak buna rağmen, kimi raporlara ulaşılabiliyor. Örneğin, ilk beşteki Atlantis markası, 05.09.2018 tarihli raporu kendisi paylaşmıştır ve tabloda verilen değerlerle uyuşmaktadır (unutmayın, puanlar tamamen ayrı bir mesele). Öte yandan, yine ilk beşteki Fuska Su’yun kendi sitesinde paylaştığı raporlardaki protokol numarası ile Gıda Hareketi’nin verdiği protokol numarası uyuşmamaktadır.
Gıda Güvenliği Hareketi’nin kendisi, veri toplama hakkında şunları söylemiştir.
“Türkiye’de su analiz verilerini toplamanın hayli zor olduğunu belirten Gıda Hareketi yetkilileri, Sağlık Bakanlığı ve su firmalarının veri erişimine izin vermediği belirtiyor. Bu yüzden bazı veriler hayli eksik, bazı firmalar verilerini Gıda Hareketi’ne düzenli gönderirken, bazıları ise ne sitelerinde yayınlıyor, ne de Gıda Hareketi’nin ısrarlı isteğine rağmen vermeye yanaşmıyor.”
Yani Gıda Hareketi’nin bu verileri toplamasının tek yolu, firmaların bu verileri kendilerinin açıklaması veya başka kişiler tarafından bu suların test için yollanması oluyor. Testlerin maliyetinin birkaç bin lira olduğu düşünülürse, bu ihtimal daha zayıf kalıyor. Bu yüzden, Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı analizler prosedüre uygun olsa bile, firmalar yollayacakları örnekleri kendileri seçerek sonuçlarla oynama yapıyor olabilirler. Bu şekilde bu listede üst sıralara çıkmaya çalışıyor olabilirler.
Yani burada verilen değerlerin en azından kimilerinin kağıt üzerinde doğru olduğu kabul edilebilir fakat bir kısmının da firmaların açıklamalarıyla uyuşmadığı görülüyor. Bunların dışında da, oldukça ciddi sorunlar mevcut. Sağlık Bakanlığı yaptığı açıklamada şunları söylemiştir.
”Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi adıyla faaliyet gösteren bir sivil toplum kuruluşunun hazırladığı “Ambalajlı Su Raporundaki” haksız iddialara ilişkin olarak bazı hususların açıklanmasına ihtiyaç duyulmuştur. Söz konusu rapor Bakanlığımızca da incelenmiş; verilerin kaynağı, analiz metodu, analizi yapanların yetkinliği, laboratuvar koşulları vb. değerlendirildiğinde raporun bilimsel bir dayanaktan yoksun olduğu görülmüştür. Bilimselliği tartışmalı bir rapora dayanılarak haksız yere kamuoyunda infial uyandırmaya çalışmak etik bir davranış değildir.
İçme-kullanma sularının takibini düzenleyen mevzuatımız Avrupa Birliği standartlarında usul ve esaslar içermektedir Avrupa Birliği ülkelerinde ne uygulanıyorsa ülkemizde de uygulanan mevzuat aynıdır. Su dolum tesisleri, Halk Sağlığı Müdürlüklerimizce ve Bakanlığımız merkez teşkilatınca düzenli olarak denetlenmekte alınan numunelerde hem mikrobiyolojik hem de kimyasal olmak üzere toplam 56 parametrenin analizi yapılmaktadır. Analizler Ulusal Referans Laboratuvarı olan THSK Tüketici Güvenliği Laboratuvarlarında ve yetkilendirilmiş Halk Sağlığı Laboratuvarlarında yapılmaktadır.
Yapılan denetimlerde geçici aksaklık tespit edilen firmalara uygunsuzlukların neler olduğu anlatılmakta ve aksaklıklarını gidermeleri için 1 hafta süre verilmektedir. Firmalar bu eksikliklerini giderdiği zaman Halk Sağlığı Müdürlüklerimize müracaat etmekte, yapılan denetimlerde ve analizlerde eksikliklerini giderdiği anlaşılan firmalar yeniden su üretimine başlamaktadır. Tespit edilen uygunsuzluk düzeltilemeyecek boyutta ise firmanın faaliyetine izin verilmemektedir.”
Sağlık Bakanlığı, kendi laboratuvarlarında yapılan analizlerle oluşturulan bu rapora neden bilim dışı diyor? Bunun birkaç sebebi olabilir.
Bu maddeler içinden birinci madde, gösterildiği üzere doğrudur. Kendi başına bile bu raporu geçersiz kılacak kadar güçlüdür. İkinci maddedeki şüphe, oldukça yerinde bir şüphedir ve Gıda Hareketi’nin diğer konulardaki ekstrem derecede bilim dışı ve hatta bilim karşıtı tutumu, bilerek yalan haber yayması, aynı zamanda ticari çıkar çatışması olduğu düşünülürse, ikinci maddenin de bu açıklamaya katkı yaptığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Değinilmesi gereken diğer bir nokta, bakanlığın kendisinin de bahsettiği gibi, bu firmalara düzenli olarak denetlemeler yapıldığıdır. Bu denetlemelerin doğasının, raporda bahsi geçen analizlerden daha güvenli olacağını varsaymak doğrudur. Örneğin, şirketlerin örnek için yolladığı suda oynama yapmaları, bu rutin denetimlerde önlenecektir. Bu denetimlerin verilerini Sağlık Bakanlığı halkla paylaşmamaktadır fakat denetimi geçemeyen firmalar yaptırımlara uğramaktadır. Bunun dışında, zaman zaman, belli firmaların uygunsuzluklarına dikkat çekmektedirler.
İLKLERDEKİ FİRMALARLA İLGİLİ SORULAR
Ticari kaygı ve çıkar çatışmasından bahsetmişken, ilk sıralardaki firmalara da bir bakmak gerekiyor. Yazı itibariyle en son yayımlanmış listedeki (04.07.2019) ilk beşte yer alan firmalar sırayla şöyledir: Buzdağı, Beyyab, Fuska, Atlantis, Sultan.
Sağlık Bakanlığı’nın İzinli Ambalajlı Sular Listesi‘ne (3.10.2019) bakıldığında, raporda ikinci sırada olan Beyyab’ın (Osmanlıca’da su demek) bir izni olmadığı görülüyor. T.C. devletinin sağladığı internet hizmetiyle, firmaların ünvanları sorgulandığında, Beyyab Su bu kayıtlarda da görünmemektedir.
Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı, damacana suda uygunsuz bulunan firmalara ve bayilere baktığımızda, raporda ilk sırada bulunan Buzdağı’nı ve beşinci sıradaki Sultan’ı listede görüyoruz. Buzdağı Su’yun genel müdürü, Yeni Şafak’a verdiği bir ilanla bu listeye katılmalarına karşı çıkmıştı. Başka diğer haber sitelerine de benzer demeçler verdi.
MEDYANIN SORUMSUZLUĞU
Gerek rapor hakkında, gerekse rapor dışında söyledikleri şeyler ‘Gıda Güvenliği Hareketi’ni oldukça güvenilmez bir bilgi kaynağı kılıyor.
Bütün bunlar göz önüne alındığında, medyanın bu yanlış yönlendirici ve topluma zararlı raporu paylaşması büyük bir sorumsuzluk ve ‘yalan haber’ örneği haline geliyor. Pek çok küçük sitenin yanısıra, bu raporu yayımlayanhaber kaynakları arasında CNN Türk, Sözcü, Hürriyet, Sputnik News, T24, Posta, Vatan gibi büyük isimler de yer alıyor.
Öte yandan, çok nadiren de olsa böyle bir haber paylaşmamış bir haber kaynağı bulunabiliyor. Örneğin, Aydınlık Gazetesi’nde böyle bir haber görülmüyor ve tam tersine, aşağıdaki gibi bir haber yayımladığı ortaya çıkıyor.
Kaynak suyu ve mineralli suların Avrupa mevzuatları ile uyumlu olduğunu, suda denetimin ise Sağlık Bakanlığı tarafından yürütüldüğünü belirten Prof. Dr. Nevzat Artık, gıda hakkında dolayısı ile su hakkında da uzmanlığı bulunmayan insanların, bilimsellik dışı yorumlara dayanarak öne sürdükleri fikirlerin etik olmadığını ve toplumu yanlış yönlendirdiğini söyledi.
Artık, konuşmasında Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Derneği tarafından hazırlanan “Ambalajlı Su Raporunu” da konuşmasında değerlendirdi. Raporda bilimsel olmayan değerlendirme ve veriler olduğunu vurgulayan Artık, derneğin kanun gereği resmi denetleyici ve düzenleyici kuruluş olan Sağlık Bakanlığı’nı yok farz ederek, etik olmayan bir davranış sergilediğini belirtti. Artık, güncelleme yapıldığı iddiasıyla yıl içinde birkaç kez tekrar yayınlanan raporun tüketiciyi yanılttığını ve kaygılandırdığını da dile getirdi.
Sonuç olarak, Gıda Güvenliği Hareketi, uzmanlık iddia ettiği alanda topluma zarar verecek bir seviyede yetersiz kalıyor ve niyetleri hakkında soru işaretleri oluşuyor. Yayımladıkları “bilgiler” çok tepki, yani ilgi çektiği için, medyanın çok büyük bir kısmı bu oyuna ortak oluyor ve insanları yanlış bilgilendirmekten kâr ediyorlar.
submitted by sum-poopins to svihs [link] [comments]


2019.10.27 17:31 anonim_hesabim Türkiye insanının ortalama zeka seviyesinin düşük olması ülkemizin en büyük problemidir, bu bariz sorunu inkar edersek ona çözümde bulamayız. Bizler için artık durum çok geç olsada, eğer gerekli siyasal irade sağlanır ve gerekli önlemler alınırsa gelecek nesillerin zeka seviyeleri yükseltilebilir.

Arkadaşlar ben gurbet ellerde rızkını farelerin beynine kablo çekerekten kazanan bi mühendis kardeşinizim, bir iki fare beyni mıncıklamaktan öteye bilişsel bilim veya nöroloji üzerine bi uzmanlığım yok, birazdan utanmadan üzerine konuşacağım genetik, diyetetik konularındada akademik bir arka planım yok. dediklerimde bir hata görürseniz lütfen beni düzeltin.
Şimdi konu zeka üzerine olduğundan arkadaşlar galeyana gelicekler "sen çok mu zekisin de bize maval okuyorsun denyo? hem bir sürüde yazım yanlışı yapmışsın allahın malı" diye, değilim arkadaşlar olmamda gerekmiyor, hayatta bir şeyler yapabilmenin, dinlemeye değer bir fikir ortaya koyabilmenin şartı zeki olmaktadırda demiyorum, bir çok farklı zeka tipinin olduğunun farkındayım. iq testlerinin bir kişinin zekasını %100 doğru ölçtüğüne veya insan bilincinin birilerinin uydurduğu sınavlarla tam doğrulukla profillendirilebileceğine inanmıyorum. Bunu söylemekle birlikte dediğim gibi felsefeci veya matematikçi değilim, mühendisim ben, mühendisin işi haklı olmak değildir, aranılan cevaba işini görecek kadar yaklaşmak mühendise yeter.
bu konudada sosyal bilimciler "eh işte ayağımızı yerden kesiyor" diye bu genel zeka testlerini veya iq testlerini kullanıyorlar.
Şimdi kişilerin zekalı olmasi toplum için bir önem ifade etmez diyenler olucak o yüzden bir kaç grafik paylaşıyorum.
Bu grafik US için, daha doğrusu oradaki beyazlar için.
https://www.gwern.net/images/iq-2003-gottfredson-socialvalue.png
Bu grafik Yeni Zellandada topluma çocukken genel zeka testlerinden en düşük alan %22'nin ve en yüksek alan %30'luk grubun topluma maliyetlerini gösteriyor. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/core/lw/2.0/html/tileshop_pmc/tileshop_pmc_inline.html?title=Click%20on%20image%20to%20zoom&p=PMC3&id=5505663_nihms847330f4.jpg
Bu grafik bazı ülkelerin verilerinde hata olsada (irakın, moğolistanın yeri yanlış misal) ülkelerin ortalama iq skoru ile gayri safi yurt içi hasılasının karşılaştırmasını veriyor.
https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly91cGxvYWQud2lraW1lZGlhLm9yZy93aWtpcGVkaWEvY29tbW9ucy9kL2RkL0lRX3ZzX0dEUF9wZXJfY2FwaXRhLnBuZw
Devletlerin çalışma verimliliği ve ülkelerin ortalama iq seviyesinin tablosu. gördüğünüz gibi 90 dan sonra aniden çakılıyor 97 den sonra ise aniden yükseliyor. Daha zeki seçmenler daha düzgün çalışacak hükümetler seçebiliyor. https://catalanslliures.cat/wp-content/uploads/2018/08/2-1.png
grafiğin geldiği yer.
http://www2.ku.edu/~kuwpape2010Papers/201206.pdf
Şimdi diyeceğim o ki sizin şahsınızın yüksek zekalı olmasının size pek bi faydası yok, veya karşınızda konuştuğunuz kişinin iq'sü 89 mu 99 mu konuşurken anlamıyorsun, fark etmezde zaten pek, ancak yaşadığın topluluğun 89 veya 99 ortalama iq'lu olması arasındaki fark Türkiye veya İsveç'te yaşamak demek.
Pekala gelecek nesilin zeka seviyesini nasıl arttırırız? tabi ki eğitim, ancak eğitim anca eğitim verilen kişinin yeterli kapasitesi varsa onun üzerine bir şeyler katabiliyor, bizim ülkemizdede eğitim sistemi ne kadar muhteşem olmasada yinede idare eder seviyede.
Ülkenin ortalama zeka seviyesini arttırabilecek işlemleri en tartışmasız olanından başlayarak yazmaya çalışıcam, sizde kaçırdığım başka yöntemler varsa yazın lütfen.
1) tuzların iyotlandırılması. iyot deniz ürünlerinde olan bir madde, deniz ürünü tüketemeyen karadan uzak yerlerde genelde iyot eksikliği görülür, bu bölgelerde iyot takviyeli tuz kullanılmasının ortalama toplum iq'sunu bazı bölgelerde 15 puana kadar amerika genelinde ise 3.5 puan kadar yükselttiği görülmüştür. Birleşmiş milletler tuza iyot katmaya 1924 yılında başladılar. Çin ise 1960'larda başladı, iyotsuz tuz satmak ise çinde yasak, iddia edilene göre bu uygulama çinde ortalama iq'yu 12 puan arttırdı. diğer bir çok ülkedede tuzun içine iyot eklenmesi kanunlarca sağlanıyor. Türkiyede ise bu programlar Birleşmiş Milletlerden 70 sene sonra, 1994'te başladı, iyotsuz tuz satışına dair sert yasaklarımız yok. Şimdi sorabilirsiniz "Niçin bu kadar geç başladık bunu yapmaya? tuza iyot katmak ne kadar paraya mal oluyordu?" diye cevabı neredeyse HİÇ, baya bunu yapmanın maliyeti ihmal edilebilir seviyede ucuza geliyordu, ama yapmadık. iyot eksikliğinin wikipedia linki
https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvSW9kaW5lX2RlZmljaWVuY3k
2007 idrardaki iyot miktarı testi haritası.
https://embryology.med.unsw.edu.au/embryology/index.php/File:World_map_iodine_status_2007.jpg Türkiye 2019 itibari ile ucu ucuna yeterli iyotu alıyor gözüküyor ama yinede hala yeterli iyotun alınmadığı illerimiz var.
konu ile ilgili sağlık.govdan alakalı kaynak.
https://www.saglik.gov.tTR,2693/zeki-nesiller-icin-iyotlu-tuz-kullanin.html
2)Mikronütrientlerin bir şekilde toplumun tükettiği bir gıdaya katılması vitamin a, demir, çinko, folik asit filan gibi. Amerikanlar bu mikronütrientleri insanlara ekmek unu ile sağlıyorlar, orada kanun gereği ekmek ununa eklenmesi gereken mikronutrientleri alttaki linkte veriyorum.
https://www.govinfo.gov/content/pkg/CFR-2018-title21-vol2/xml/CFR-2018-title21-vol2-sec137-165.xml
Bu konu ile ilgili bizde şu alttaki linkteki sayfayı buldum. http://www.usf.org.tTR,82/una-deger-katma.html
Ama gerekli kanun yönetmeliğini bulamadım bu micronütrientler yediğimiz ekmeğin ununa gerçekten katılıyor mu diye, bi bilen bildirirse sevinirim.
3)Halka çeşme suyunun yanı sıra standartı devlet tarafından belirlenen içme suyuda sağlanmalı. Bir çok vatandaşımız içilebilecek kalitede olmayan şebeke sularını içiyor.
Klorda https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/25057878
Florürde https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC5285601/
Beyne iyi gelmiyor, devletin filtrelenmiş su kullanın diye kamu spotları yapması, bu su filtresi satan işletmeleri denetleyip belki onlara vergi muafiyeti sağlaması gerekiyor. Ayrıca diş macununda içinde florür var diş macunu yemeyin, çocuğunuzada tembihleyin diş macununu yutmasın tükürsün geri.
4)Kurşunlu yakıtın yasaklanması (Yapıldı) Kurşunlu benzinle havaya saçılan kurşundan dolayı bi 6 iq puanı kaybettiğimiz iddia ediliyor.
https://www.who.int/quantifying_ehimpacts/publications/en/leadebd2.pdf
Kurşunlu benzin Japonyada 1986'da, Kanadada 1993'te, Birleşmiş Milletlerde 1996'da, Pakistanda 2001'de Türkiyede ise 2006'da yasaklandı.
https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvVGV0cmFldGh5bGxlYWQ
5)Tarımda kullanılan bazı böcek öldürücülerin daha güvenli alternatifleri ile değiştirilmesi.
bu böcek öldürücü kimyasallardan hamileyken etkilenen kadınların çocuklarının iq'sunun 7 puan kadar düştüğünü bulmuşlar.
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/21507776
6)Bariz tabiki ama, etin ucuzlaması lazım, kalitesiz dahi olsa bünyemize et girmesi lazım, Türkiyenin et tüketimi çok düşük.
http://chartsbin.com/view/12730
7)Çocuklara anne sütü sağlanması, kardeşler üzerinde yapılan araştırmalar gösteriyor ki anne sütü alan kardeş almayandan 4-5 puan daha yüksek zekalı oluyormuş.
https://www.bmj.com/content/bmj/early/2005/12/31/bmj.38978.699583.55.full.pdf
Geldik şimdi uygulanması daha zor olan konulara.
8)Hamilelerde tiroid testinin her hamileye uygulanması lazım, şuandada Türkiyede bu uygulanıyor olabilir bilmiyorum.
https://zekaitahir.saglik.gov.tTR,48762/gebelik-ve-tiroid-hastaliklari.html
Kamu spotları yapılması lazım "hamile kaldıktan 6 ay sonra gelmeyin hastahaneye, hemen gelin ki bi kan değerlerinize bakalım, sıkıntı varsa ilaç yazarız, erken teşhis önemli" diye.
9)Yine gelişme çağındaki çocukların 3-6 ayda bir kan değerlerine bakıp, bi sıkıntı varsa gerekli hormonlar veya gerekli nütrientler sağlanmalı, bunlar pahalı şeyler değil.
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3810573/
10)Hamileyken alkol, sigara, uyuşturucu kullanımının ciddi cezaları olmalı. Hamileyken sigara içen 2 doktor tanıdığım var, "bişey olmaz ben okudum, o araştırmalar yalan" diyorlar, hay Allahım.
11)Çocukken bol bol dayak yemek iq'yu 7-10 puan düşürüyor, memleketimde 4 yaşındaki çocuğuna aryuken çeken çok hayvanevladı var, bu adamlara kadınlara bi yaptırım uygulanması lazım, bu duruma nasıl bir çare bulunabilir, çocuklara şiddet uygulanıp uygulanmadığı nasıl denetlenebilir? fikirlerinizi, çözüm önerilerinizi yazmanızı bekliyorum.
https://www.researchgate.net/publication/11485412_Violence_Exposure_Trauma_and_IQ_andor_Reading_Deficits_Among_Urban_Children
Bunu bir çok kişi kabul etmeyecek ancak üzerine tartışılabilecek bir şey yok araştırmalar bu konuda kesin ve net.
12)Tüm müslüman devletlerin geri kalmasına sebep olan o en büyük hatamız, akraba evliliği. Kuzen ve ikinci derece kuzenlerin (Anne veya babanın kuzenin çocukları) evlenmeleri yasaklanmalıdır. Türkiyedeki evliliklerin %29'u akraba evliliği.
http://www.ttb.org.tSTED/sted0201/4.html
bu harita dünyada kuzen evliliği oranlarını gösteriyor.
https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly91cGxvYWQud2lraW1lZGlhLm9yZy93aWtpcGVkaWEvY29tbW9ucy83LzdiL0dsb2JhbF9wcmV2YWxlbmNlX29mX2NvbnNhbmd1aW5pdHkuc3Zn
bu harita ise kuzen evlilikleri nerede yasak nerede serbest onu gösteriyor.
https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvRmlsZTpDb3VzaW5NYXJyaWFnZVdvcmxkLnN2Zw
akraba evliliğinin ortalama iq'yu 10 puan kadar düşürdüğünü iddia eden bir çalışma.
https://link.springer.com/article/10.1007/BF01067435
aynı sonucu veren başka bir çalışma.
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4196914/
13)Çocuk sahibi olucaklara zorunlu dersler verilmeli, hani çok detaylı şeyler demiyorum, yeni doğan bebeğinizi yüzüstü koymayın, bebeği kömür sobasının üzerine koymayın, beklemediğiniz anda doğum başlar ve çocuğun kafası çıkarsa çocuğun kafasının üzerine oturmayın, yeni doğan bebeği başında gözetleyen olmaksızın saatlerce kendi başına bırakmayın, burnu tıkanırsa açın, daha bir kaç günlük bebeğin ağzına katı gıda kaktırmayın, bebeğinizle oynarken onu tavana vurmayın gibi, bunlar şimdi size bariz gibi gelsede bunun gibi veya daha absurd bir sürü salaklıkla çocuğuna kalıcı sinir hasarı veren milyonlarca insan var.
Daha uzunca yazıcaktım ama yoruldum, konu üzerine haftaya ikinci bir yazı yazmayı planlıyorum. Konu ile ilgili sizinde tavsiyeleriniz var ise yazmanızı bekliyorum, ne gibi aksiyonlar alınabilir gibi veya yazdıklarımda bir yanlış varsa beni düzeltin lütfen. Okuduğunuz için teşekkür ederim.
edit: Gönderiye altın takan arkadaşa teşekkürler. :)
Tl;dr: iyotlu tuz yiyin, diş macunu yemeyin, havuz suyu içmeyin, alayımız anemiyiz gerekli mikronütrientleri(demir, çinko) bişekil alın (hapla filan), ekmeği azalt, bakliyatı arttır, çocuğunuz olduysa emzirin, çocuğunuzu gün aşırı dövmeyin, hergun kuru kuru kubara vurmayın hamileyken, hamile olduğunuzu anladığınızda ertelemeden doktora gidip kan testlerinizi yaptırın, kuzengilleri sikmeyin, çocuk çıkarken kullanma klavuzuyla birlikte çıkmıyor bebe nasıl çalışıyor onu insanlara devlet basitçe bi izah etse iyi olur.
submitted by anonim_hesabim to Turkey [link] [comments]


2019.01.18 16:17 Vebitcoin KYC — AML Politikası Vebitcoin

Vebitcoin Teknoloji Danışmanlık ve Dış Ticaret A.Ş.’nin politikasıdır. kara para aklamayı yasaklamaya ve aktif olarak sürdürmeye ve kara para aklamayı veya terörist veya cezai faaliyetlerin finanse edilmesini kolaylaştıracak herhangi bir faaliyette bulunmamaya davet ediyoruz. Vebitcoin Teknoloji Danışmanlık ve Dış Ticaret A.Ş. yürürlükteki kanunlara göre AML / CTF’ye uyumluluğu taahhüt eder ve yönetimini ve çalışanlarını ürün ve hizmetlerinin kara para aklama amacıyla kullanmalarını önlemek için bu standartlara uymasını şart koşar. Dolayısıyla, Müşteri Prensibini bilen Müşteriler ve Müşterileri adına İşlem Yapanların belirlenmesi esastır ve anonim hesapların açılması ve işlem yapılan bankalar ve ödeme kuruluşları veya 3.kişiler ile işlem yapılması yasaktır. Vebitcoin Teknoloji Danışmanlık ve Dış Ticaret A.Ş.’nin ve bağlı ortaklıkları, coğrafi konumlarına bakılmaksızın, ev sahibi ülkenin geçerli AML / CTF mevzuatıyla çelişmemek kaydıyla, bu politikaya uymak zorundadır. Banka, uygun bir AML / CTF yasalarına, kurallarına ve düzenlemelerine uyumu sağlamak için bir Uyum Bölümü kurmuş ve bir Uyum Görevlisi belirlemiştir. Uyum Görevlisi, Vebitcoin Teknoloji Danışmanlık ve Dış Ticaret A.Ş.’deki tüm birimlerden her türlü bilgi ve belgeye talep etme ve bunlara erişme hakkına sahiptir. kendi görev alanına ilişkin olarak kendi kararına bağlı olarak bağımsız olarak karar vermek.
  1. RİSK YÖNETİMİ AML / CTF ile ilgili riskler tanımlanır, derecelendirilir ve gerekli önlemler alınır. bu riskleri izlemek, değerlendirmek ve azaltmak. Risk yönetimi faaliyetleri aşağıdakileri kapsamaktadır, ancak bunlarla sınırlı değildir: • Müşteri bazlı riskleri tanımlama, değerlendirme, sınıflandırma ve değerlendirme yöntemleri geliştirme risk, servis riski ve ülke riski, • Hizmetleri, işlemleri ve müşterileri risklere göre sınıflandırıp sınıflandırmak, • Riskli müşterilerin, işlemlerin veya hizmetlerin izlenmesi, kontrol edilmesi ve ilgili birimlerin uyarılacağını genel kuralar çercevesinde belirledi. işlemlerin gerçekleştirildiğinden emin olmak için operasyonel ve kontrol yönergeleri kıdemli birinin onayı ile dışarı çıkarmak ve gerektiğinde kontrol etmek, • Risk tanımlamasının tutarlılığının ve etkinliğinin sorgulanması ve değerlendirme yöntemleri, vaka analizi veya vaka analizlerini kullanarak sınıflandırma yöntemleri geriye dönük olarak gerçek hayat işlemleri yoluyla; yeniden değerlendirmek ve güncellemek ulaşılan sonuçlara göre yöntemler ve hakim olan koşullar, • Gerekli iyileştirme çalışmalarını, riskleri de içeren konulara ilişkin ulusal mevzuat uluslararası öneri, ilkeler, standartlar ve yönergeler kurumlar, • Risk izleme ve değerlendirme sonuçlarını Yönetim Kuruluna raporlamak düzenli aralıklarla, • Yüksek riskli gruplara karşı ilave tedbirler alınması. Bu kapsamda yer alan faaliyetler Güvenlik Departmanı tarafından yürütülmektedir.
İZLEME VE KONTROL İzleme ve kontrolün amacı, Vebitcoin Teknoloji Danışmanlık ve Dış Ticaret A.Ş. risklere karşı ve izlemek için ve Vebitcoin Teknoloji Danışmanlık ve Dış Ticaret A.Ş. operasyonlar, kanuna ve kanun uyarınca düzenlenen diğer düzenlemelere ve Vebitcoin Teknoloji Danışmanlık ve Dış Ticaret A.Ş. ilkeler ve prosedürler. İzleme ve kontrol faaliyetleri çerçevesinde, yükümlülüklere uyumu sağlamak için yapılan kontrollerin sonucu, gerekli birimler için gerekli birimler alınmalı ve sonuç takip edilmelidir. İzleme ve kontrol faaliyetlerinin bir parçası olarak Vebitcoin Teknoloji Danışmanlık ve Dış Ticaret A.Ş. taşıyan personelin bu faaliyetlerin dahili bilgi kaynaklarına erişimi bulunmaktadır. İzleme ve kontrol faaliyetleri aşağıdakileri kapsamaktadır, ancak bunlarla sınırlı değildir: • Yüksek risk grubundaki müşterileri ve işlemleri izlemek ve kontrol etmek, • Riskli ülkelerle yapılan işlemleri izleme ve kontrol etme, • Kompleks ve olağan dışı işlemleri izlemek ve kontrol etmek, • Örnekleme yöntemi aracılığıyla, önceden belirlenmiş bir süreyi aşan işlemlerin kontrol edilip edilmeyeceğini kontrol etme limiti müşteri profiliyle tutarlıdır, • Birlikte ele alındığında birbirine bağlı olan bağlantılı işlemleri izlemek ve kontrol etmek. müşteri tanımını gerektiren sınırı aşan, • İlgili bilgilerin ve belgelerin tamamlanması ve güncellenmesi denetimi elektronik ortamda veya yazılı olarak tutulması gereken müşteri ve elektronik transfer mesajlarına dahil edilmesi zorunlu zorunlu bilgiler, • Müşteri tarafından yapılan bir işlemin tutarlı olup olmadığını izleme müşterinin işi, risk profili ve fonu hakkında bilgi iş ilişkisi süresince kalıcı olarak; • Yüz yüze olmayan sistemleri kullanan kontrollü işlemler işlemler, • Yeni piyasaya sunulan ürünlerin ve hizmetlerin riske dayalı kontrolü teknolojik gelişmeler nedeniyle istismara maruz kalmıştır.
  1. EĞİTİM Vebitcoin Teknoloji Danışmanlık ve Dış Ticaret A.Ş.’nin amacı; AML / CTF ile ilgili eğitim politikası, Kanun ve diğer düzenlemeleri Kanun’a göre yaptırmak, bir şirket geliştirmek Çalışanların sorumluluk bilincini artırarak kültürel Vebitcoin Teknoloji Danışmanlık ve Dış Ticaret A.Ş. politikaları, prosedürleri ve riske dayalı yaklaşımları gözden geçirmek ve personelin bilgi. Karapara aklama ve finansmanının önlenmesi ile ilgili eğitim faaliyetleri terörün boyutuna, iş hacmine ve değişen şartlara uygun olarak gerçekleştirilecektir. Vebitcoin Teknoloji Danışmanlık ve Dış Ticaret A.Ş. Eğitim faaliyetleri, eğitimin koordinasyonu ve gözetiminde yürütülecektir. Uyum görevlisi. Eğitim faaliyetlerini yıllık eğitim kapsamında yapmak zorunludur programı, aşağıda verilen konuları kapsayacak şekilde hazırlandı. Eğitim programı hazırlanacak İlgili birimlerin katkısı ile Uyum Görevlisi tarafından. Etkili Uygulamanın performansı Uyum Görevlisi tarafından denetlenecektir. Eğitim faaliyetleri, ölçeklendirme ve değerlendirme sonuçlarına göre; ilgili birliklerin katılımı ve düzenli olarak tekrarlanması. Tüm kurumda yapılacak eğitim faaliyetlerini sağlayacak bir şekilde; Eğitim Seminer ve panellerin düzenlenmesi, atölye çalışmaları yapılması, görsel ve işitsel araçların kullanılması eğitim faaliyetlerinde ses materyalleri, çalışan bilgisayarlar tarafından desteklenen eğitim programları internet üzerinden, intranet veya extranet mümkün olduğunca kullanılacaktır. Vebitcoin Teknoloji Danışmanlık ve Dış Ticaret A.Ş. tüm personele AML / CTF konusunda gerekli eğitimi verecektir. öncelik Müşteri ile doğrudan ilgilenen personele eğitim verilmektedir. Bu önemlidir oryantasyon süresi boyunca yeni çalışanları konu hakkında eğitmek. Eğitimler şunları içerir: sınıf içi, iş başında ve online eğitim yöntemleri. Sınıf ve meslek içi eğitimler Vebitcoin Teknoloji Danışmanlık ve Dış Ticaret A.Ş. tarafından belirlenen eğiticiler tarafından teslim edilmektedir. .
Vebitcoin Teknoloji Danışmanlık ve Dış Ticaret A.Ş. tarafından sağlanacak eğitimler personele dahil ancak bunlarla sınırlı değildir Aşağıdaki konular: Kara para aklama ve terör finansmanı kavramları,• Kara para aklamanın aşamaları ve yöntemleri ve konu ile ilgili vaka çalışmaları,• AML / CTF ile ilgili yasalar• Risk alanları,• Kurumsal politika ve prosedürler,• AML / CTF ile ilgili uluslararası düzenlemeler• Müşteri prosedürlerinizi,• Şüpheli İşlem Raporlama prosedürleri,• Elden çıkarma ve gönderme yükümlülüğü,• Bilgi ve belge sağlama yükümlülüğü,• Yükümlülükleri ihlal eden yaptırımlar• Bu kapsamda yer alan faaliyetler Uyum Departmanı ve Uyum Kurulunun gözetim ve koordinasyonunda Eğitim Departmanı Subay. 4. İÇ DENETİM İç denetimin amacı, Yönetim Kuruluna karşı güvence sağlamaktır. tüm Uyum Programı’nın etkinliği ve yeterliliği. Banka, şirket politikaları ve prosedürleri yıllık olarak gözden geçirilmekte ve denetlenmektedir. risk yönetimine, izlenmesine ve risk yönetimine tabi tutulup kontrol faaliyetleri ve eğitim faaliyetleri yeterli ve etkili risk politikası yeterli ve etkili olup, işlemler Kanuna ve Kanun uyarınca düzenlenen diğer düzenlemelere ve kurumsal politikalar ve prosedürler. İç denetim faaliyetleri kapsamında; • İç denetimlerin sonucu olarak ortaya çıkan kusurlar, arızalar ve kötüye kullanımlar tekrarlarının önlenmesine yönelik görüş ve tavsiyeler de Yönetim Kurulu. • İzleme ve kontrol çalışmaları sırasında keşfedilen eksiklikler ve riskli müşteriler, hizmetler ve işlemler Denetimin kapsamını belirlerken denetim. • Denetlenecek birimleri ve işlemleri belirlerken; tümü temsil eden birim ve işlem sayısını denetlemek Vebitcoin Teknoloji Danışmanlık ve Dış Ticaret A.Ş. miktar ve nitelik bakımından. Belirleyecektir.
Vebitcoin.com Blockchain Ekosistemidir . Bugün kripto para işlemlerine başla Muğla’dan Dünya’ya uzanan en sıra dışı kripto para borsası, Gizemli Geleceğin Güçlü Melodisi!
submitted by Vebitcoin to u/Vebitcoin [link] [comments]


2018.12.22 15:04 jchillbruh Gerçekler...

"CHP'nin tek parti diktatörlüğünde ne yapıldı Allah aşkına?"
"CHP'ye soruyorum; Yahu senin bu memlekette dikili bir ağacın mı var?"
"Bu cibilliyetsiz partinin bu ülkeye hiçbir katkısı olmamıştır"
"CHP iktidarında bu ülkede bir taş üstüne taş kondu mu?"
"Biz bu CHP'nin cemaziyülevvelini (tüm geçmişini) biliriz, hiçbir eserleri, emekleri yoktur bu ülkede" -Erdogan
Hala daha Erdoğanın Atatürk düşmanı oldugunu düşünmeyen var mı?
CHP'nin Türkiye Cumhuriyeti tarihinde tek başına iktidarda bulunduğu dönem sadece 1923-1950 arasıdır. Diğer zamanlarda çok kısa ve eli kolu bağlı koalisyon dönemleri olmuştur. Bunlarda toplam 5 seneyi bile bulmaz. Aslında Tayyip Erdoğan'ın saldırdığı ve karaladığı dönem 1923-1950 arası Atatürk ve İsmet İnönü dönemleridir.
İktidarın hazmedemediği CHP'nin tek başına iktidar olduğu dönemde yaptıkları ve eserleri:
1923 - Cumhuriyet Halk Partisi Kuruldu. (9 Eylül 1923)
1923 - CHP Genel Başkanlığına Mustafa Kemal Atatürk seçildi. (11 Eylül 1923)
1923 - Ankara Başkent ilan edildi. (13 Ekim 1923)
1923 - Cumhuriyet ilan edildi (29 Ekim 1923)
1923 - Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu kuruldu.
1924 - Hilafet kaldırıldı.
1924 - Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) kabul edildi.
1924 - İlköğretim zorunlu hale getirildi.
1924 - Lozan Antlaşması yürürlüğe girdi.
1924 - Gölcük'te ilk tersane ünitesi kuruldu.
1924 - Devlet Demiryolları kuruldu.
1924 - İstanbul - Ankara arasında ilk yolcu uçağı seferi yapıldı.
1924 - Türkiye İş Bankası kuruldu.
1924 - Türk Kadınlar Birliği kuruldu.
1924 - Ankara ilk planlı şehir olarak tanzim edildi.
1924 - Cumhurbaşkanlığı Orkestrası kuruldu.
1924 - Türkiye Tütüncüler Bankası kuruldu.
1924 - İlk milli sigorta Anadolu Sigorta faaliyete geçti.
1924 - Bursa'da Karacabey Harası kuruldu.
1924 - Milli Sahne Ankara'da ilk tiyatro olarak kuruldu.
1924 - Topkapı Sarayı müze olarak ziyarete açıldı.
1924 - Türkiye Cumhuriyeti yazılı ilk madeni para tedavüle çıktı.
1924 - Atatürk'ün önerisiyle ismini de verdiği Cumhuriyet Gazetesi yayına başladı.
1925 - Danıştay kuruldu.
1925 - Türk Hava Kurumu (Türk Tayyare Cemiyeti) kuruldu.
1925 - İstanbul'da Liman İşleri inhisarı kuruldu.
1925 - Osmanlı'da köylülerden alınan Aşar Vergisi kaldırıldı.
1925 - Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü kuruldu.
1925 - Sanayi ve Madenler Bankası kuruluş kanunu kabul edildi.
1925 - 1920'de Atatürk tarafından kurulan Anadolu Ajansı, Anonim Şirkete dönüştürüldü.
1925 - Ticaret ve Sanayi Odaları Kanunu kabul edildi.
1925 - Gazi Orman Çiftliği kurulmaya başlandı.
1925 - Eskişehir Cer Atölyelerinde demiryolu malzemesi üretecekbirimler hizmete girdi.
1925 - Adana Mensucat Fabrikası üretime başladı.
1925 - Türkiye'nin ilk betonarme köprüsü Menderes Nehri üzerine yapıldı.
1925 - İlk Cumhuriyet altını basıldı.
1925 - Adana ve Bergama Müzeleri açıldı.
1925 - Tayyare Cemiyeti'nin katkılarıyla Ankara'da Türk yapımı ilk planör uçuruldu.
1925 - Şeker Fabrikaları kurulmasına ilişkin kanun kabul edildi.
1926 - Demir Çelik Sanayiinin kurulmasına ilişkin kanun yayımlandı.
1926 - Uluslararası saat ve takvim uygulanmasına başlandı.
1926 - Türk Medeni Kanunu yürürlüğe girdi. Kanunla kadın erkek eşitliği sağlandı.
1926 - Türk Telsiz Telefon Şirketi kuruldu.
1926 - Eskişehir Uçak Bakım İşletmesi açıldı.
1926 - Yabancı gemilere tanınan ayrıcalıkları kaldıran Kabotaj Kanunu yürürlüğe girdi.
1926 - İlk şeker fabrikası Alpullu Şeker Fabrikası işletmeye açıldı.
1926 - Ankara otomatik telefonu işletmeye açıldı.
1926 - İstanbul'da inşaat demiri üreten ilk haddehane açıldı.
1926 - Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri kuruldu.
1926 - Amasya, Sinop ve Tokat Müzeleri açıldı.
1926 - Kayseri Uçak ve Motor Fabrikası açıldı. (1950'li yıllarda Adnan Menderes hükümetince kapatılana kadar bu fabrikada toplam 112 savaş uçağı üretildi.)
1926 - Bakırköy Çimento Fabrikası kuruldu.
1926 - Uşak Şeker Fabrikası işletmeye açıldı.
1927 - Teşviki Sanayi Kanunu kabul edildi.
1927 - Bünyan Dokuma Fabrikası hizmete girdi.
1927 - Ankara - Kayseri demiryolu açıldı.
1927 - Emlak ve Eytam Bankası kuruldu.
1927 - İstanbul Radyosu yayınlarına başladı.
1927 - Samsun - Havza - Amasya demiryolları açıldı.
1927 - Bursa Dokumacılık Fabrikası açıldı.
1927 - Eskişehir Bankası kuruldu.
1927 - Ankara Arkeoloji Müzesi ve Sivas Müzesi kuruldu.
1927 - Okullarda karma eğitime geçildi.
1927 - İlk basketbol ligi düzenlendi.
1927 - Köy Öğretmen Okullarından ilki Kayseri'de açıldı.
1927 - Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kağıt parası tedavüle çıkarıldı.
1927 - İzmir Müzesi açıldı.
1927 - Ankara'da Çocuk Sarayı açıldı.
1927 - İlk düzenli radyo yayını İstanbul'da gerçekleştirildi
1928 - Laiklik Cumhuriyetin temel ilkesi olarak kabul edildi.
1928 - Anadolu Demiryolu Şirketi yabancılardan satın alındı.
1928 - Haydarpaşa-Eskişehir-Konya ve Yenice-Mersin Demiryolları yabancılardan satın alındı.
1928 - Ankara Çimento Fabrikası açıldı.
1928 - Türk Halkına okuma-yazma öğretmek için Millet Mektepleri açıldı. 1936'ya kadar 16-45 yaş arası yaklaşık 3 milyon kişiye temel eğitim verildi.)
1928 - Ankara Numune Hastanesi açıldı.
1928 - Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü kuruldu.
1928 - Türk Eğitim Derneği (TED) Atatürk'ün koruyuculuğunda Ankara'da kuruldu.
1928 - Türk Vatandaşlığı Yasası kabul edildi.
1928 - İstanbul Bomonti'de Türk Mensucat Fabrikası hizmete girdi.
1928 - Amasya - Zile demiryolu açıldı.
1928 - Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki hakkındaki kanun kabul edildi.
1928 - Malatya Elektrik Santralı açıldı.
1928 - İlk defa Kadınlar Mahkemelerde Avukat olarak görev aldılar.
1928 - Kütahya - Tavşanlı demiryolu açıldı.
1928 - İstanbul'da Üsküdar, Bağlarbaşı ve Kısıklı'da tramvay hatları açıldı.
1928 - Ankara'nın ilk büyük oteli Ankara Palas açıldı.
1928 - Gaziantep'te Mensucat Fabrikası işletmeye açıldı.
1929 - Mersin- Adana demiryolu yabancılardan satın alındı.
1929 - Ankara ile İstanbul arasında telefon konuşmaları başladı.
1929 - Ayancık Kereste Fabrikası açıldı.
1929 - Trabzon Vizera Hidroelektrik Santralı hizmete girdi.
1929 - İstanbul'da Fatih-Edirnekapı tramvay hattı hizmete girdi.
1929 - Anadolu-Bağdat, Mersin- Tarsus Demiryolları yabancılardan satın alındı.
1929 - Haydarpaşa Limanı yabancılardan satın alındı.
1929 - Kütahya- Emirler, Fevzipaşa-Gölbaşı demiryolları açıldı.
1929 - Deniz Ticaret Kanunu kabul edildi.
1929 - Paşabahçe Rakı ve İspirto Fabrikası hizmete girdi.
1929 - Yeni Türk harfleriyle ilk posta pulları basıldı.
1930 - Ankara - Sivas Demiryolu Hattı ulaşıma açıldı.
1930 - Kadınlar Belediyelerde seçme ve seçilme hakkı kazandı.
1930 - Mecidiyeköy Likör ve Kanyak Fabrikası açıldı.
1930 - Ankara'da Ziraat Enstitüsü kuruldu.
1930 - Kayseri - Şarkışla demiryolu açıldı.
1930 - Türkiye Gazeteciler Birliği kuruldu.
1930 - İstanbul Galata Köprüsü'nden 70 yıldan beri alınan köprü geçiş ücreti kaldırıldı.
1930 - Ankara Etnografya Müzesi halka açıldı.
1931 - Bursa- Mudanya demiryolu yabancılardan satın alındı.
1931 - Gölbaşı - Malatya demiryolu açıldı.
1931 - 10 ilde Bölge Sanat Okulları açıldı.
1931 - Çocuk Esirgeme Kurumu kuruldu.
1931 - Tekel Genel Müdürlüğü kuruldu.
1931 - Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kuruldu.
1931 - Uluslararası ölçü birimleri kabul edildi.
1931 - Türk Tarih Kurumu kuruldu.
1932 - Devlet Sanayi Ofisi (DSO) kuruldu.
1932 - Samsun- Sivas demiryolu açıldı.
1932 - Diyarbakır Tekel Rakı Fabrikası işletmeye açıldı.
1932 - Sanayi Teşvik Kanunu ile toplam 1473 işletme teşvikten yararlandırıldı.
1932 - İzmir Rıhtım İşletmesi yabancılardan satın alındı.
1932 - Türkiye Sanayi Kredi Bankası kuruldu.
1932 - Kütahya - Balıkesir demiryolu açıldı.
1932 - Ulukışla - Niğde demiryolu açıldı.
1932 - Halkevleri açıldı. (1951'de Demokrat Parti-Adnan Menderes hükümetince kapatıldıklarında 478 Halkevi, 4322 Halk Odası vardı.)
1932 - Türk Dil Kurumu kuruldu.
1932 - Türkiye Milletler Cemiyetine üye oldu.
1933 - Eskişehir Şeker Fabrikası açıldı.
1933 - Sümerbank resmen faaliyete geçti.
1933 - İstanbul - Ankara arasında düzenli uçak seferleri başladı.
1933 - Adana-Fevzipaşa demiryolu açıldı.
1933 - Ulukışla - Kayseri demiryolu açıldı.
1933 - Yerel Yönetimlere finansal yardım için İller Bankası kuruldu.
1933 - İstanbul Üniversitesi kuruldu.
1933 - Zonguldak Yatırım Bankası ve Kayseri Milli İktisat Bankası kuruldu.
1933 - Havayolları Devlet İşletmesi kuruldu.
1933 - Samsun- Çarşamba demiryolu hattı yabancılardan satın alındı.
1933 - Halk Bankası kuruldu.
1933 - Ankara'da Yüksek Ziraat Enstitüsü açıldı.
1934 - Bandırma- Menemen- Manisa demiryolu yabancılardan satın alındı.
1934 - İlk Türk Operası sahnelendi.
1934 - Kadınlar birçok Avrupa ülkesinden önce genel seçimlerde seçme/seçilme hakkı kazandı.
1934 - İzmir -Kasaba demiryolu yabancılardan alınarak devletleştirildi.
1934 - Keçiborlu Kükürt Fabrikası üretime başladı.
1934 - Soyadı Kanunu kabul edildi.
1934 - Turhal Şeker Fabrikası açıldı.
1934 - Isparta Gülyağı Fabrikası üretime başladı.
1934 - Kayseri Uçak ve Motor Fabrikasında yapılan ilk uçağın deneme uçuşu yapıldı.
1934 - Basmane (İzmir) - Afyon demiryolu yabancılardan satın alındı.
1934 - Sümerbank Bakırköy Bez Fabrikasının açılışı yapıldı.
1934 - İlk Süttozu Fabrikası Bursa'da açıldı.
1934 - Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası işletmeye açıldı.
1934 - Demiryolu Elazığ'a ulaştı.
1935 - Haftasonu tatili Cumartesi - Pazar olarak kabul edildi.
1935 - Aydın Demiryolları yabancılardan satın alındı.
1935 - Amortisman Sandığı kuruldu.
1935 - MTA Enstitüsü kuruldu.
1935 - ETİBANK kuruldu.
1935 - Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. kuruldu.
1935 - Türkkuşu kuruldu.
1935 - İstanbul Rıhtım Şirketi yabancılardan satın alındı.
1935 - Ankara'da troleybüs hattı işletmeye açıldı.
1935 - Fevzipaşa - Ergani - Diyarbakır demiryolları açıldı.
1935 - İlk Arkeolojik kazılar Alacahöyük'te başladı.
1935 - Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası üretime başladı.
1935 - Zonguldak Türk Antrasit Fabrikası işletmeye açıldı.
1935 - Afyon - Isparta demiryolu açıldı.
1935 - Sümerbank Kayseri Dokuma Fabrikası'nın açılışı yapıldı.
1935 - Ankara Mamak'ta Gaz Maskesi Fabrikası açıldı.
1935 - Ayasofya müze olarak ziyarete açıldı.
1935 - Ankara'da Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi açıldı.
1936 - Kabotajın Deniz Yolları İdaresi'ne geçmesi sağlandı.
1936 - Ankara Çubuk Barajı açıldı.
1936 - Motreux Boğazlar Sözleşmesi imzalandı.
1936 - Çanakkale ve İstanbul Boğazlarında askerden arındırılmış bölgelere Türk askerleri yerleştirildi.
1936 - Ankara'da Devlet Konservatuarı açıldı.
1936 - Edirne-Sirkeci Şark Demiryolları yabancılardan satın alındı.
1936 - Haydarpaşa Numune Hastanesi hizmete girdi.
1936 - Sümerbank Malatya İplik ve Bez Fabrikası kuruldu.
1936 - İzmit Kağıt ve Karton Fabrikası hizmete girdi.
1936 - Elazığ Şark Kromları İşletmesi kuruldu.
1936 - İzmir Enternasyonal Fuarı açıldı.
1936 - İzmir Havagazı Şirketi yabancılardan satın alındı.
1936 - İstanbul Telefon Şirketi yabancılardan satın alındı.
1936 - SEKA'nın İzmit'teki fabrikasında ilk kağıt üretildi.
1936 - Ankara 19 Mayıs Stadyumu hizmete açıldı.
1937 - Sümerbank Konya Ereğlisi Dokuma Fabrikası üretime başladı.
1937 - Ziraat Bankası Kanunu kabul edildi.
1937 - Kozlu Kömür İşletmeleri yabancılardan satın alındı.
1937 - Çatalağzı - Zonguldak demiryolu açıldı.
1937 - İstanbul Resim Heykel Müzesi açıldı.
1937 - Ankara'da ilk Bira Fabrikası kuruldu.
1937 - Toprakkale - İskenderun demiryolu yabancılardan satın alındı.
1937 - Ankara'da Motorlu Tayyarecilik Okulu açıldı.
1937 - Urfa'da Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği açıldı.
1937 - Sümerbank Nazilli Basma Fabrikası açıldı.
1937 - Denizbank kuruldu.
1937 - İstanbul ve Trakya Demiryolları yabancılardan satın alındı.
1937 - Diyarbakır - Cizre Demiryolu açıldı.
1937 - Yozgat Termo-Elektrik Santralı hizmete verildi
1938 - Gemlik Suni İpek Fabrikası açıldı.
1938 - İzmir Telefon Şirketi yabancılardan satın alındı.
1938 - Ankara Radyoevi hizmete girdi.
1938 - Divriği Demir Madenleri üretime başladı.
1938 - Bursa Merinos Fabrikası faaliyete geçti.
1938 - Murgul Bakır İşletmeleri satın alındı.
1938 - Türk askerleri Hatay'a girdi.
1938 - Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü kuruldu.
1938 - Devlet Havayolları Genel Müdürlüğü kuruldu.
1938 - Eskişehir İspirto Fabrikası açıldı.
1938 - İstanbul Elektrik Şirketi yabancılardan satın alındı.
1938 - Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) kuruldu.
1938 - Sivas - Erzincan demiryolu açıldı.
1938 - Giresun'da Fiskobirlik kuruldu.
1939 - Ergani Bakır İşletmesi hizmete girdi.
1939 - Karabük Demir Çelik Kok Fabrikası üretime başladı.
1939 - İstanbul'da yabancıların işlettiği Tramvay Şirketi tesislerini hükümete devretti.
1939 - İstanbul'daki Tünel İşletmesi tüm tesislerini hükümete devretti.
1939 - Bursa ve Mersin elektrik tesisleri devletleştirildi.
1939 - Adana Elektrik Şirketi devletleştirildi.
1939 - Sivas Demiryolu Makinaları Fabrikası kuruldu.
1939 - Aydın'da 4000 köylüye toprak dağıtıldı.
1939 - İstanbul'da İETT kurıldu.
1939 - Fransız askerleri Hatay'dan çıkartıldı, Hatay Türkiye'ye katıldı.
1939 - Karabük Demir Çelik Fabrikası Yüksek Fırınları hizmete girdi.
1939 - Ankara Havagazı Şirketi devletleştirildi.
1939 - Karabük Demir Çelik Boru Fabrikaları hizmete girdi.
1939 - Milli Piyango İdaresi kuruldu.
1939 - Unkapanı Atatürk Köprüsü açıldı.
1939 - İlk Türk denizaltısı Haliç'te denize indirildi.
1939 - Sivas - Erzurum demiryolu açıldı. (Cumhuriyetin ilk 15 yılında yapılan demiryolu 3.000 km.ye ulaştı.)
1939 - Tekirdağ Şarap Fabrikası hizmete açıldı
1940 - Kozabirlik kuruldu.
1940 - Türk Petrol Şirketi kuruldu.
1940 - Köy Enstitüleri kuruldu. (Toplam sayısı 21'i bulan köy enstitüleri 1954 yılında Adnan Menderes Hükümeti tarafından tamamen kapatıldı.)
1940 - İstanbul Radyo İstasyonu hizmete girdi.
1940 - Ereğli Kömür İşletmesi kuruldu.
1940 - Haliçte yapılan İkinci Türk denizaltısı donanmaya katıldı.
1940 - Taksim Gezi Parkı İstanbul'da açıldı.
1940 - Eğitim amaçlı Halk Odaları kuruldu. İlk etapta 141 Halk Odası açıldı.
1940 - Ankara'da Milli Halk Kütüphanesi Açıldı.
1940 - Garp Linyitleri İşletmesi kuruldu.
1941 - Gebere Barajı açıldı.
1941 - Petrol Ofisi kuruldu.
1941 - Türk Hava Kurumu Ankara'da uçak fabrikası kurdu.
1941 - THY Yurtiçi uçuş merkezlerini 11'e çıkardı.
1941 - Elazığ'da Cüzzam Hastanesi açıldı.
1942 - Ankara Etimesgut'ta üretilen ilk Türk uçağı deneme uçuşları yaptı.
1942 - Türk Devrim Tarihi Enstitüsü kuruldu.
1942 - İlköğretim seferberliği başladı.
1942 - Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü açıldı.
1942 - Dalaman ve Hatay Devlet Üretme Çiftlikleri kuruldu.
1942 - Bursa, Denizli, Mersin, Çorum ve Urfa'da Kız Sanat Enstitüleri açıldı.
1942 - İlk büyük Türk ilaç fabrikası Eczacıbaşı İlaç Fabrikası Levent'te açıldı.
1942 - Atatürk Devrim Müzesi açıldı.
1943 - Ticaret ve Sanayi Odaları, Esnaf Odaları ve Ticaret Borsası Kanunu kabul edildi.
1943 - Zonguldak - Kozlu demiryolu açıldı.
1943 - İstanbul'da Atatürk Bulvarı açıldı.
1943 - Ankara'da Gençlik Parkı açıldı.
1943 - Diyarbakır - Batman Demiryolu açıldı.
1943 - Seyhan Regülatörü açıldı.
1943 - Sivas Çimento Fabrikası açıldı.
1943 - İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü kuruldu.
1943 - İstanbul'da Yıldız Parkı açıldı.
1943 - Ankara Fen Fakültesi açıldı.
1944 - Türkiye Zirai Donatım Kurumu (TZDK) kuruldu.
1944 - İzmit Klor Alkali Fabrikası hizmete girdi.
1944 - İzmit Selüloz Fabrikaları işletmeye alındı.
1944 - Türk Hava Kurumu'nun Ankara'daki uçak fabrikasında 140 eğitim uçağı, ambulans uçakları ve çok sayıda planör üretildi. (Ankara, Kayseri ve Eskişehir'deki Uçak ve Uçak Motoru Fabrikalarının tamamı 1950'li yıllarda Adnan Menderes hükümeti tarafından kapatılmıştır.)
1944 - İzmit'te Gazete ve Sigara Kağıdı Fabrikası açıldı.
1944 - Yeşilköy'de yerli sermaye ile üretilen ilk Türk özel yolcu uçağının denemesi yapıldı.
1944 - Anıtkabir'in temeli atıldı.
1944 - İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) kuruldu.
1944 - Mersin Limanı hizmete açıldı.
1944 - Gaziantep Havaalanı açıldı.
1944 - Fevzipaşa - Malatya, Diyarbakır - Kurtalan demiryolu hizmete girdi.
1944 - Sakarya'da Ziraat Alet ve Makinaları Fabrikası üretime başladı
1944 - İzmir'de Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu açıldı.
1945 - Şirketi Hayriye devlet tarafından satın alındı.
1945 - Türkiye Birleşmiş Milletler'e kurucu üye olarak katıldı.
1945 - İskenderun Limanı hizmete girdi.
1945 - Türkiye ilk defa yerli ampul üretimine başladı.
1945 - Balıkesir, Van, Rize, Erzurum, Erzincan ve Çankırı'da lise ve enstitüler açıldı.
1945 - Çiftçiyi ve Köylüyü Topraklandırma Kanunu kabul edildi.
1945 - Ormanlar koruma amacıyla devletin mülkiyetine geçti.
1945 - İstanbul -Londra, İstanbul - Paris uçak seferleri başladı.
1946 - İş ve İşçi Bulma Kurumu kuruldu.
1946 - İşçi Sigortaları Kurumu yürürlüğe girdi.
1946 - İstanbul - Ankara arasında yataklı tren seferleri başladı.
1946 - Ankara Üniversitesi kuruldu.
1946 - Elazığ Tekel Şarap Fabrikası açıldı.
1946 - İstanbul ve Ankara Gazeteciler Cemiyeti kuruldu.
1946 - Türkiye'nin ilk çok partili seçimleri yapıldı.
1947 - Heybeliada Senatoryumu hizmete girdi.
1947 - İstanbul Açıkhava Tiyatrosu açıldı.
1947 - İşçi ve İşveren Sendikaları Kanunu kabul edildi.
1947 - Palu - Genç demiryolu açıldı.
1947 - Türkiye Dünya Sağlık Örgütüne üye oldu.
1947 - Rize Çay Fabrikası hizmete girdi.
1947 - Eskişehir Demiryolu Takım Fabrikası hizmete girdi.
1947 - İstanbul'da İnönü Stadyumu açıldı.
1948 - Köprüağzı - Maraş demiryolu açıldı. (Açılan son demiryolu hattı oldu, 1950 DP-Adnan Menderes hükümetinden itibaren demiryolu yapımları durduruldu.)
1948 - Çatalağzı Termik Santralı hizmete girdi.
1948 - Türkiye Milli Talebe Federasyonu kuruldu.
1948 - Milli Kütüphane hizmete girdi.
1948 - Ankara Etimesgut'ta kurulan Uçak Motor Fabrikası hizmete girdi.
1949 - Porsuk Barajı açıldı.
1949 - Emekli Sandığı kuruldu.
1949 - Türkiye İnsan Hakları Bildirgesini onayladı.
1949 - Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü kuruldu.
1949 - İstanbul'da Kartal- Yalova araba vapuru hattı açıldı.
1949 - Sümerbank Ateş Tuğla Fabrikası Filyos'ta açıldı.
1949 - Muş'ta Alparslan Devlet Üretme Çiftliği kuruldu.
1949 - Murgul Bakır İşletmeleri üretime başladı.
1949 - Türkiye Avrupa Konseyi'ne kabul edildi.
1: 1923 - 1950 arasında tüm bu eserler yaratılırken ve yatırımlar gerçekleştirilirken tek kuruş bile borç alınmamıştır. Borç alınmadığı gibi Osmanlı'nın bıraktığı Düyun-u Umumiye borçları da ödenmiştir.
2: 1929 -1932 arası Dünya tarihinde şu ana kadar yaşanan en büyük kriz olan "Dünya Ekonomik Bunalımı" dönemidir.
3: 1939 - 1945 arası tüm dünyanın yıkıma sürüklendiği II.Dünya Savaşı dönemidir. Bu dönemde tüm dünya kana bulanırken ve komşu ülkelerde bile milyonlarca insan ölürken, Türk vatandaşlarının burnu bile kanamamıştır. Kimin Demir ağlarla ördüğü çok net. faşist marş bile diyen olmuş Türkiye bir Türk devletidir kaç yıl olmuş hala bunu tartışıyoruz
submitted by jchillbruh to u/jchillbruh [link] [comments]


2018.02.06 15:00 endertosun Hesap dönemi kapandıktan sonra belge almama veya düzenlememeden dolayı özel usulsüzlük cezası kesilmesine ilişkin Danıştay kararları

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunun 23.10.2009 tarih ve 2009-212 esas sayılı kararıyla, hesap dönemi kapandıktan sonra belge alınmaması ve fatura düzenlenmemesi nedeniyle özel usulsüzlük cezası kesilemeyeceği karara bağlanmıştır.
Söz konusu kararda yer alan konuya ilişkin hüküm şu şekildedir: “2005 vergilendirme dönemine ilişkin işlemleri incelenen davacı adına, hesap döneminin kapanmasından sonra 4.12.2006 tarihinde düzenlenen vergi inceleme raporunda bir kısım emtia alımlarında belge almadığı ve bir kısım emtia satışında fatura düzenlemediği sonucuna ulaşılarak özel usulsüzlük cezası kesilmesi maddenin öngörülüş amacına uygun düşmediğinden, davanın reddine ilişkin ısrar kararında yargılama usulüne ve hukuka uygunluk görülmemiştir.”
Ancak daha sonraki ve aşağıda belirtilen 2'nci kararla aksi yönde karar verilmiştir.
  1. Önceki kararın tamamı aşağıdaki gibidir:
Hesap Döneminin Kapanmasından Sonra Mükellef Adına Özel Usulsüzlük Cezası Kesilemez/Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu Kararı
"...Fatura ve benzeri belgelerin alınıp verilmemesi suretiyle mükelleflerin belge düzenine aykırı davranışlarının vergi kaybı doğup doğmamasına bakılmaksızın ve vergi kaybı doğmasını önleyici biçimde yaptırıma bağlanmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla 353'üncü madde, takvim yılının kapanmasından sonra ve zamanaşımı süresi içinde vergi incelemesiyle belirlenen ve vergi kaybı doğuran olaylardan yola çıkılarak, yılı içinde belge düzenine de aykırı davranıldığı yaklaşımıyla ceza kesilmesini öngören bir düzenleme içermemektedir.
... Vergilendirme döneminin kapanmasından sonra yapılan vergi incelemeleriyle bir kısım hasılatın veya kimi işlemlerin kayıt ve beyan dışı bırakıldığının saptanmasından dolayı, vergilendirme döneminde yasanın şekle ve usule ilişkin kurallarına da aykırı davranılmış olduğu çıkarımıyla özel usulsüzlük cezası kesilmesine olanak bulunup bulunmadığının, Vergi Usul Kanununun 3'üncü maddesinin (A) bendindeki düzenleme gereğince özel usulsüzlükler ve cezalarının öngörülmüş amacı ve diğer maddelerle olan bağlantısı gözetilerek belirlenmesi gerektiği."
İlgili Danıştay Kararı;
T.C. DANIŞTAY Vergi Dava Daireleri Kurulu Esas No : 2009/212 Karar No : 2009/456 Tarih : 23.10.2009
. HESAP DÖNEMİNİN KAPANMASINDAN SONRA MÜKELLEF ADINA ÖZEL USULSÜZLÜK CEZASI KESİLEMEYECEĞİ SONUCU . HESAP DÖNEMİ İLE İLGİLİ OLARAK FATURA ALMAMA VEYA DÜZENLEMEME FİİLİ NEDENİYLE ÖZEL USULSÜZLÜK CEZASI
ÖZET : Takvim yılının kapanmasından sonra ve zamanaşımı süresi içinde vergi incelemesiyle belirlenen ve vergi kaybı doğuran olaylardan yola çıkılarak, yılı içinde belge düzenine de aykırı davranıldığı yaklaşımıyla ceza kesilemeyeceği.
"... Fatura ve benzeri belgelerin alınıp verilmemesi suretiyle mükelleflerin belge düzenine aykırı davranışlarının vergi kaybı doğup doğmamasına bakılmaksızın ve vergi kaybı doğmasını önleyici biçimde yaptırıma bağlanmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla 353'üncü madde, takvim yılının kapanmasından sonra ve zamanaşımı süresi içinde vergi incelemesiyle belirlenen ve vergi kaybı doğuran olaylardan yola çıkılarak, yılı içinde belge düzenine de aykırı davranıldığı yaklaşımıyla ceza kesilmesini öngören bir düzenleme içermemektedir.
... Vergilendirme döneminin kapanmasından sonra yapılan vergi incelemeleriyle bir kısım hasılatın veya kimi işlemlerin kayıt ve beyan dışı bırakıldığının saptanmasından dolayı, vergilendirme döneminde yasanın şekle ve usule ilişkin kurallarına da aykırı davranılmış olduğu çıkarımıyla özel usulsüzlük cezası kesilmesine olanak bulunup bulunmadığının, Vergi Usul Kanununun 3'üncü maddesinin (A) bendindeki düzenleme gereğince özel usulsüzlükler ve cezalarının öngörülmüş amacı ve diğer maddelerle olan bağlantısı gözetilerek belirlenmesi gerektiği."
İstemin Özeti : Davacı adına 2005 vergilendirme dönemi için Vergi Usul Kanununun 353'üncü maddesinin 1'inci bendi uyarınca kesilen özel usulsüzlük cezası davaya konu yapılmıştır.
Davayı inceleyen İzmir 2. Vergi Mahkemesi, 20.6.2007 günlü ve E:2007/310 K:2007/610 sayılı kararıyla; davacı hakkında yapılan inceleme neticesinde, emtia aldığı ............ Sanayi Ticaret Limited Şirketine ve şirketin ortağı olan şahsa 37.557,51 YTL ödeme yapıldığı, söz konusu ödemelerin emtia alımına ilişkin olduğunun davacı şirket yetkilisi tarafından ifade edildiği, ödemelerin yapıldığı firmadan alınan faturaların 10.534,30 YTL tutarında olduğu, yine sözü edilen firma tarafından düzenlenen 28.3.2005 gün ve 148849 sayılı faturanın davacı tarafından kayıtlara geçirilmediğinin saptandığı, davacı şirket yetkilisi tarafından karlılığın % 8 olduğunun ifade edildiği, davacının emtia satışlarına ilişkin ödemeler için kullandığı pos cihazı kayıtları ile ödeme kaydedici cihaz fişi kayıtları karşılaştırıldığında toplam tutarların farklılık gösterdiğinin tespit edildiği, davacı şirket yetkilisince verilen ifadede, emtia alımına ilişkin olduğu belirtilen tutarı, tarihi, göndereni ve alıcısı tespit edilen banka havalelerinin ............ unvanlı şirketten yapılan emtia alımına ilişkin olduğunun belirtildiği, bu alışa ilişkin faturanın kayıtlara dahil edilmediğinin saptaması ve dönem başı ve dönem sonu mal mevcutlarının tartılıp ölçülerek tespit edildiğinin açıklanması nedeniyle fatura düzenlenmeyen emtia alışlarının ve emtia satışlarının varlığı konusundaki tüm unsurlar saptanarak fatura düzenlenmeyen alım satım faaliyetlerinin tutarı üzerinden yasal oranda hesaplanan özel usulsüzlük cezasında hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir.
Davacının temyiz istemini inceleyen Danıştay Üçüncü Dairesi, 25.12.2008 günlü ve E:2007/ 3096, K:2008/4289 sayılı kararıyla; Vergi Usul Kanununun 353'üncü maddesinin 1'inci bendinde, fatura veya benzeri belge verilmemesi, alınmaması ve diğer şekil ve usul hükümlerine uyulmamasına ilişkin özel usulsüzlükler ve cezalarının düzenlendiği, sözü edilen 353'üncü maddede öngörülen bu düzenleme ile mükelleflerin vergilendirme dönemindeki işlemlerinin kayıt ve belge düzenine uygun yürütülmesinin sağlanmasının amaçlandığı, 2005 vergilendirme dönemine ilişkin işlemleri incelenen davacı adına, hesap döneminin kapanmasından sonra 4.12.2006 tarihinde düzenlenen vergi inceleme raporuyla bir kısım alışları için belge almadığı ve hasılatının bir kısmı için fatura düzenlemediği sonucuna ulaşılarak 353'üncü maddeye göre özel usulsüzlük cezası kesilmesinin maddenin öngörülüş amacına uygun düşmediği gerekçesiyle vergi mahkemesi kararını bozmuştur.
İzmir 2. Vergi Mahkemesi, 18.3.2009 günlü ve E:2009/452, K:2009/370 sayılı kararıyla; ilk kararında ısrar etmiştir.
Israr kararı davacı tarafından temyiz edilmiş, düzenlenmeyen ve alınmayan belge adedi ile satışa taraf olanlar hukuken geçerli bir şekilde tespit edilmeksizin kesilen cezanın hukuka uygun olmadığı ileri sürülerek bozulması istenmiştir.
Savunmanın Özeti : Temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmuştur.
Danıştay Tetkik Hakimi .... Düşüncesi: Temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar ısrar kararının bozulmasını sağlayacak durumda görülmediğinden istemin reddi gerektiği düşünülmektedir.
Danıştay Savcısı ... Düşüncesi : Danıştay Üçüncü Dairesinin 25.12.2008 gün ve K:2008/ 4289 sayılı bozma kararında yer alan düşüncemizde yazılı gerekçe uyarınca temyiz isteminin kısmen kabulü ile temyize konu Vergi Mahkemesi ısrar kararının kısmen bozulması gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunca, dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Vergilendirme dönemindeki kimi işlemleri için fatura düzenlememesi ve fatura almaması nedeniyle davacı adına kesilen özel usulsüzlük cezasına karşı açılan davayı reddeden vergi mahkemesi kararı temyiz edilmiştir.
Vergi Usul Kanununun, vergi kanunlarının uygulanması ve ispatı düzenleyen 3'üncü maddesinin (A) bendinde, "vergi kanunu" tabirinin bu kanun ile bu kanun hükümlerine tabi vergi, resim ve harç kanunlarını ifade ettiği kurala bağlandıktan sonra ikinci fıkrada; vergi kanunu hükümlerinin lafzı ve ruhu ile hüküm ifade edeceği ve lafzın açık olmadığı hallerde vergi kanunları hükümlerinin, konuluşundaki maksat, hükümlerin kanunun yapısındaki yeri ve diğer maddelerle bağlantısı göz önünde tutularak uygulanması öngörülmüştür.
Vergi Usul Kanununun vergi cezalarına ayrılmış İkinci Kısmının Birinci Bölümü vergi ziyaı cezasına, İkinci Bölümü Usulsüzlüklere, Üçüncü Bölümü ise hürriyeti bağlayıcı ceza ile cezalandırılacak vergi suç ve cezalarına ilişkindir. Fatura ve benzeri evrak verilmemesi ve alınmaması ile diğer şekil ve usul hükümlerine uyulmamasının yaptırıma bağlandığı 353'üncü maddede; bu yaptırımın uygulanmasını gerektiren eylemin, yapıldığı vergilendirme döneminden sonraki zaman diliminde ve özellikle eylemin vergi kaybı yaratmasından sonra da uygulanıp uygulanmayacağı konusunda bir açıklık bulunmamaktadır. Her ne kadar maddenin sondan bir önceki fıkrasında; takvim yılı kapanmadan önce katma değer vergisi veya geçici vergi beyannamelerinde hasılatın noksan bildirilmesinden dolayı tahakkukun gecikmesinden doğan vergi kayıpları için uygulanabileceği anlaşılan ve maddede yazılı özel usulsüzlükler sonucunda vergi ziyaı da meydana geldiğinde, bu kaybın gerektirdiği vergi cezalarının ayrıca kesileceği düzenlenmişse de; tersine durumlarda ve özellikle takvim yılının kapanmasından sonra belirlenen ve vergi kaybı bulunan her olayda ilgililere ayrıca özel usulsüzlük cezası da kesileceği yolunda bir düzenleme yapılmamıştır. Vergilendirme döneminin kapanmasından sonra yapılan vergi incelemeleriyle bir kısım hasılatın veya kimi işlemlerin kayıt ve beyan dışı bırakıldığının saptanmasından dolayı, vergilendirme döneminde yasanın şekle ve usule ilişkin kurallarına da aykırı davranılmış olduğu çıkarımıyla özel usulsüzlük cezası kesilmesine olanak bulunup bulunmadığının, yukarıda belirtilen nedenle ve Vergi Usul Kanununun 3'üncü maddesinin (A) bendindeki düzenleme gereğince özel usulsüzlükler ve cezalarının öngörülmüş amacı ve diğer maddelerle olan bağlantısı gözetilerek belirlenmesi gereklidir.
Yürürlükte kaldığı 31.12.1980 tarihine kadar uygulanan ve 4.1.1961 tarihinde kabul edilen, 10, 11 ve 12 Ocak 1961 günlü ve 10703, 10704 ve 10705 sayılı Resmi Gazete'lerde yayımlanarak, 1.1.1961 tarihinde yürürlüğe giren 213 sayılı Vergi Usul Kanununun, 30.12.1980 tarihinde kabul edilen, 31.12.1980 günlü ve mükerrer 17207 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak 1.1.1981 tarihinde yürürlüğe giren 2365 sayılı Yasa ile değişmeden önceki 353'üncü maddesinde ilk kez, fatura ve benzeri evrak vermeyen ve almayanların cezası olarak ve özel usulsüzlük cezası adı altında yapılan düzenlemede de yer aldığı üzere özel usulsüzlük cezası, şekle ve usule aykırılıkların yaptırımıdır.
Vergi Usul Kanununun şekle ve usule aykırılıkları yaptırıma bağlayan bu düzenlemesinden önce ve 5432 sayılı Yasanın ilk yürürlüğe konulduğu tarihte bir süre uygulanmasından sonra fatura düzenlenmemesi konusunda mükellefleri caydırıcı olmak üzere gereksinme duyulması nedeniyle 1951 yılında, sözü edilen Yasaya Ek 1'inci madde olarak 5815 sayılı Yasa ile "fatura cezası" başlığı altında hüküm eklendiği de bilinmektedir. Değinilen Ek 1'inci maddenin gerekçesinde, vergi uygulaması bakımından fatura almak ve vermek mecburiyetine uyulmamasının, vergi ziyaı yaratan eylemlerden olduğu için başlangıçta usulsüzlük cezası konulmadığı, ancak; vergi ziyaı takvim yılı sonunda belli olacağı için yılı içinde görülen veya saptanan faturasız işlemler için herhangi bir işlem yapılamadığı, dolayısıyla hesap döneminin kapanması ve sonucunun beklenmesi gerektiği, uygulamada bu durumun, pek çok mükellefin disiplinsiz davranmasına yol açtığı ve fatura düzenini bozacak bir kapsamda olduğu, bu sebeple faturalar hakkında bir usulsüzlük cezası konulması zorunlu görüldüğü için Vergi Usul Kanununa hüküm eklenmesinin teklif edildiği belirtilmiştir. 1961 yılında yürürlüğe giren 213 sayılı Vergi Usul Kanununun gerekçesi bulunmamakla birlikte, 353'üncü maddenin, 2365 sayılı Yasanın 80'inci maddesiyle değiştirilmesine ilişkin madde gerekçesinde; "... günümüzde, vergi güvenliğini sağlayacak tedbirler arasında, vergilendirme döneminin kapanmasından sonra yapılacak incelemelerden çok, cari yıl içinde yapılan mali kontrollere önem verilmektedir. Suçun işlenmesinden bazen yıllarca sonra yapılmakta olan vergi incelemesi, vergi ziyaı ile ilgili delil ve izlerin çoğunlukla ortadan kalkmış olması nedeni ile ancak belli bir ölçüde etkili olabilmektedir. Oysa anında yapılacak kontrollerle, geliri doğuran olayların maddi bünyesi ile kayıtlar arasında ilişki kurulması mümkün olmakta, vergi ziyaına yol açacak suçların zamanında önlenmesi sağlanmaktadır. Mükellef idare ilişkilerinin artmasını temin eden bu kontroller bir çok halde vergi idaresinin mükellefe yardımı şeklinde de belirebilmekte böylece mükelleflerin ilerde daha ağır müeyyide ve cezalara maruz kalma ihtimali de büyük ölçüde bertaraf edilmiş olmaktadır. Şüphesiz, anında yapılacak kontrollerin, belirtilen etki ve faydaları sağlayabilmesi, belli bir disiplin içinde yürütülmesi, vergi kanunlarına aykırı harekete yönelme istidadında olanların ihtar mahiyetindeki cezalarla tecziye edilmesi şartına bağlıdır. Vergi ceza hükümlerinin yeniden düzenlenmesinde, özel usulsüzlük cezaları yukarıda kısaca belirtilen anlayış içinde ele alınmış ve bunlarda, gerekli etkiyi sağlayacak değişiklikler yapılmıştır. Bilindiği üzere, mükellefleri vergi ziyaına sebebiyet verecek muhtemel vergi suçunu işlemeye götüren yollardan başlıcaları; gider, satış ve diğer hasılatlarla ilgili belge düzeni ve kayıt nizamına ait olarak kanunda yer alan hükümlere gerektiği şekilde riayet edilmemesi, daha genel şekilde ifadeyle, kayıtların, muameleleri bütünüyle aksettirecek tarzda tutulmamasıdır. Bu itibarla özel usulsüzlük ve bunlara ait cezaların tespitinde anılan hususların önlenmesinin ön planda tutulduğu)..." belirtilmiştir.
Yukarıda belirtilen ve yasa yapıcı tarafından fatura ve benzeri belgelerin alınıp verilmemesi suretiyle mükelleflerin belge düzenine aykırı davranışlarının vergi kaybı doğup doğmamasına bakılmaksızın ve vergi kaybı doğmasını önleyici biçimde yaptırıma bağlanmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla 353'üncü madde, takvim yılının kapanmasından sonra ve zamanaşımı süresi içinde vergi incelemesiyle belirlenen ve vergi kaybı doğuran olaylardan yola çıkılarak, yılı içinde belge düzenine de aykırı davranıldığı yaklaşımıyla ceza kesilmesini öngören bir düzenleme içermemektedir.
2005 vergilendirme dönemine ilişkin işlemleri incelenen davacı adına, hesap döneminin kapanmasından sonra 4.12.2006 tarihinde düzenlenen vergi inceleme raporunda bir kısım emtia alımlarında belge almadığı ve bir kısım emtia satışında fatura düzenlemediği sonucuna ulaşılarak özel usulsüzlük cezası kesilmesi maddenin öngörülüş amacına uygun düşmediğinden, davanın reddine ilişkin ısrar kararında yargılama usulüne ve hukuka uygunluk görülmemiştir.
SONUÇ : Açıklanan nedenlerle; İzmir 2. Vergi Mahkemesinin 18.3.2009 günlü ve E:2009/452, K:2009/ 370 sayılı ısrar kararının bozulmasına, yeniden verilecek kararda karşılanacağından yargılama giderleri hakkında hüküm kurulmasına gerek bulunmadığına, 23.10.2009 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
Sonraki Karar:
T.C.
DANIŞTAY
Vergi Dava Daireleri Kurulu
Esas No: 2014/65
Karar No: 2014/339
Tarihi: 30.04.2014
İstemin Özeti: Davacı hakkında düzenlenen vergi inceleme raporuyla kayıtdışı bıraktığı bir kısım hasılatı için belge düzenlemediği ileri sürülerek 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 353’üncü maddesinin 1’inci fıkrası uyarınca 2005 yılı için kesilen özel usulsüzlük cezası davaya konu yapılmıştır.
Davayı inceleyen Ankara 4.Vergi Mahkemesi 22.6.2011 günlü ve E:2011/140, K:2011/1745 sayılı kararıyla; 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 232, 353’üncü maddesinin 1’inci fıkrası ile 193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 37 ve 80’inci maddeleri hükümlerine yer verdikten sonra; hakkında düzenlenen vergi inceleme raporuyla davacının bir kısım gayrimenkul satışını vergi dairesine bildirmediği ve fatura düzenlemediğinin tespit edildiği, gayrimenkulleri alanlar nezdinde yapılan inceleme sonucunda bazı alıcılara ulaşılarak bazı gayrimenkullerin satış değerinin tespit edildiği, bazı alıcılara ulaşılamadığı için bu gayrimenkullerin satış değerinin diğer alıcıların beyan ettiği toplam 524.000,00 Lira bedelin ortalaması alınarak belirlendiği, toplamda 743.351,00 Lira gayrimenkul satışı için fatura düzenlemediği nedeniyle özel usulsüzlük cezası kesildiği, olayda, davalı idarece, ifadesine başvurulan alıcıların beyan ettiği toplam 524.000,00 Lira bedel için fatura düzenlemediğinin gayrimenkulü alanlar nezdinde yapılan karşıt incelemeyle tespit edildiğinden bu tutar için fatura düzenlenmediğinin kabulü gerektiği, öte yandan, alıcı ifadesine başvurulmadığından satış değeri tespit edilemeyen gayrimenkuller için, soyut değerlendirmeye dayalı olarak değeri belirlenenlerin ortalaması alınmak suretiyle tespit yapılmasının yerinde olmadığı, ancak, inceleme raporu ve ekindeki davacı nezdinde düzenlenen 22.11.2010 tarihli tutanakta, davacı tarafından inceleme elamanına beyan edilen satış değerlerine göre, ifadesine başvurulmayan
isimli alıcılara yapılan satışlar toplamının 94.930,00-Lira, aynı kişilerin tapu kayıtlarına göre satışları toplamının 86.300,00 Lira olduğu görüldüğünden, ifadesine başvurulmayan alıcılar için en azından bu tutarlar kadar faturanın düzenlenmediğinin de kabulü gerektiği, buna göre, karşıt incelemeyle tespit edilen 524.000,00 Lira tutarında fatura düzenlenmeyen satışların %10 tutarına isabet eden özel usulsüzlük cezası miktarının 52.400,00 Lira olduğu, karşıt inceleme yapılmayan satışlar için alıcı beyanı esas alındığında kesilmesi gereken ceza miktarının 9.430,00 Lira, tapu kayıtları esas alındığında kesilmesi gereken ceza miktarının ise 8.630,00 Lira olduğu dikkate alındığında, davacı lehine olan tutarın esas alınmasında dahi toplam olarak kesilmesi gereken cezanın dava konusu dönemde kesilebilecek azami ceza miktarı olan 55.000,00 Lirayı geçtiğinden, bu tutar üzerinden kesilen özel usulsüzlük cezasında hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir.
Davacının temyiz istemini inceleyen Danıştay Dördüncü Dairesi, 17.6.2013 günlü ve E:2011/7011, K:2013/4915 sayılı kararıyla; uyuşmazlık dönemine ilişkin işlemleri incelenen davacı adına hesap döneminin kapanmasından sonra düzenlenen vergi inceleme raporuna dayanılarak ceza kesilmesi maddenin getiriliş amacına uygun düşmediğinden, özel usulsüzlük cezasına karşı açılan davanın reddine dair vergi mahkemesi kararında hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle kararı bozmuş, vergi idaresinin karar düzeltme istemini reddetmiştir.
Bozma kararına uymayan Ankara 4.Vergi Mahkemesi, 4.12.2013 günlü ve E:2013/2269, K:2013/2098 sayılı kararıyla; ilk kararında yer alan hukuksal nedenler ve gerekçeye ek olarak; hesap dönemi kapandıktan sonra özel usulsüzlük cezası kesilemeyeceği yönünde Kanunda bir düzenleme bulunmadığı, özel usulsüzlük cezası kesilmesini gerektiren belge verilmemesi ve alınmaması fiilinin açıkça tespit edilmesi halinde usulsüzlüğün yapıldığı yılı takip eden yılın birinci gününden başlayarak zamanaşımı süresi içerisinde özel usulsüzlük cezası kesilmesi gerektiği, ayrıca, hesap dönemi kapandıktan sonra 213 Kanunun 353’üncü maddesinin 1’inci fıkrası uyarınca özel usulsüzlük cezası kesilemeyeceğinin kabulü halinde; Kanununun fatura nizamı başlıklı 231’inci maddesinin 5’inci fıkrasında yer alan; faturanın, malın teslimi veya hizmetin yapıldığı tarihten itibaren azami yedi gün içinde düzenleneceği yönündeki hüküm uyarınca 26 Aralık ve sonraki tarihlerde yapılan mal teslimi ve hizmet ifaları için fatura düzenlenmemesi halinde 353’üncü maddenin 1’inci fıkrası uyarınca hiçbir zaman özel usulsüzlük cezası kesilememesi gibi bir durumla karşılaşılacağı gerekçesiyle ilk kararında ısrar etmiştir.
Israr kararı davacı tarafından temyiz edilmiş ve eksik inceleme yapıldığı, kesilen cezanın hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek kararın bozulması istenmiştir.
Savunmanın Özeti: Temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmuştur.
Danıştay Tetkik Hakimi
’nın Düşüncesi: Temyiz isteminin ısrar hükmü yönünden reddiyle işin esası yönünden temyiz incelemesi yapılmak üzere dosyanın Danıştay Dördüncü Dairesine gönderilmesi gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunca, tebligat işlemleri tamamlandığından yürütmenin durdurulması istemi hakkında ayrıca karar verilmesine gerek görülmeyerek, dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
KARAR: Ankara 4.Vergi Mahkemesinin 4.12.2013 günlü ve E:2013/2269, K:2013/2098 sayılı kararının ısrar hükmü aynı hukuksal nedenler ve gerekçeyle Kurulumuzca da uygun bulunmuş ve temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar kararın buna ilişkin hüküm fıkrasının bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
Ancak, vergi mahkemesi kararı, davacı adına hesap döneminin kapanmasından sonra düzenlenen vergi inceleme raporunda bir kısım gayrimenkul satışı karşılığı elde ettiği hasılatı için fatura düzenlemediği sonucuna ulaşılarak ceza kesilmesinin 213 s. Kanunun 353’üncü maddesinin 1’inci fıkrasının getiriliş amacına uygun düşmediği gerekçesiyle bozulmuş olduğundan, uyuşmazlığın esasına ilişkin temyiz incelemesi yapılmamış olup, bu incelemenin Kurulumuzca değil, ilk derece yargı yerince verilen kararları temyizen incelemekle görevli vergi dava dairesince yapılması gerekmektedir.
SONUÇ: Bu nedenle, temyiz isteminin ısrar hükmü yönünden reddine, kararın, davanın reddine ilişkin hüküm fıkrası temyizen incelenmek üzere dosyanın Danıştay Dördüncü Dairesine gönderilmesine, 30.04.2014 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
submitted by endertosun to Vergi [link] [comments]


2018.02.01 14:30 endertosun Hesap dönemi kapandıktan sonra belge almama veya düzenlemeden dolay özel usulsüzlük cezası kesilemeyeceğine dair Danıştay kararı

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunun 23.10.2009 tarih ve 2009-212 esas sayılı kararıyla, hesap dönemi kapandıktan sonra belge alınmaması ve fatura düzenlenmemesi nedeniyle özel usulsüzlük cezası kesilemeyeceği karara bağlanmıştır.
Söz konusu kararda yer alan konuya ilişkin hüküm şu şekildedir: “2005 vergilendirme dönemine ilişkin işlemleri incelenen davacı adına, hesap döneminin kapanmasından sonra 4.12.2006 tarihinde düzenlenen vergi inceleme raporunda bir kısım emtia alımlarında belge almadığı ve bir kısım emtia satışında fatura düzenlemediği sonucuna ulaşılarak özel usulsüzlük cezası kesilmesi maddenin öngörülüş amacına uygun düşmediğinden, davanın reddine ilişkin ısrar kararında yargılama usulüne ve hukuka uygunluk görülmemiştir.”
Kararın tamamı aşağıdaki gibidir:
Hesap Döneminin Kapanmasından Sonra Mükellef Adına Özel Usulsüzlük Cezası Kesilemez/Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu Kararı
"...Fatura ve benzeri belgelerin alınıp verilmemesi suretiyle mükelleflerin belge düzenine aykırı davranışlarının vergi kaybı doğup doğmamasına bakılmaksızın ve vergi kaybı doğmasını önleyici biçimde yaptırıma bağlanmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla 353'üncü madde, takvim yılının kapanmasından sonra ve zamanaşımı süresi içinde vergi incelemesiyle belirlenen ve vergi kaybı doğuran olaylardan yola çıkılarak, yılı içinde belge düzenine de aykırı davranıldığı yaklaşımıyla ceza kesilmesini öngören bir düzenleme içermemektedir.
... Vergilendirme döneminin kapanmasından sonra yapılan vergi incelemeleriyle bir kısım hasılatın veya kimi işlemlerin kayıt ve beyan dışı bırakıldığının saptanmasından dolayı, vergilendirme döneminde yasanın şekle ve usule ilişkin kurallarına da aykırı davranılmış olduğu çıkarımıyla özel usulsüzlük cezası kesilmesine olanak bulunup bulunmadığının, Vergi Usul Kanununun 3'üncü maddesinin (A) bendindeki düzenleme gereğince özel usulsüzlükler ve cezalarının öngörülmüş amacı ve diğer maddelerle olan bağlantısı gözetilerek belirlenmesi gerektiği."
İlgili Danıştay Kararı;
T.C. DANIŞTAY Vergi Dava Daireleri Kurulu Esas No : 2009/212 Karar No : 2009/456 Tarih : 23.10.2009
. HESAP DÖNEMİNİN KAPANMASINDAN SONRA MÜKELLEF ADINA ÖZEL USULSÜZLÜK CEZASI KESİLEMEYECEĞİ SONUCU . HESAP DÖNEMİ İLE İLGİLİ OLARAK FATURA ALMAMA VEYA DÜZENLEMEME FİİLİ NEDENİYLE ÖZEL USULSÜZLÜK CEZASI
ÖZET : Takvim yılının kapanmasından sonra ve zamanaşımı süresi içinde vergi incelemesiyle belirlenen ve vergi kaybı doğuran olaylardan yola çıkılarak, yılı içinde belge düzenine de aykırı davranıldığı yaklaşımıyla ceza kesilemeyeceği.
"... Fatura ve benzeri belgelerin alınıp verilmemesi suretiyle mükelleflerin belge düzenine aykırı davranışlarının vergi kaybı doğup doğmamasına bakılmaksızın ve vergi kaybı doğmasını önleyici biçimde yaptırıma bağlanmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla 353'üncü madde, takvim yılının kapanmasından sonra ve zamanaşımı süresi içinde vergi incelemesiyle belirlenen ve vergi kaybı doğuran olaylardan yola çıkılarak, yılı içinde belge düzenine de aykırı davranıldığı yaklaşımıyla ceza kesilmesini öngören bir düzenleme içermemektedir.
... Vergilendirme döneminin kapanmasından sonra yapılan vergi incelemeleriyle bir kısım hasılatın veya kimi işlemlerin kayıt ve beyan dışı bırakıldığının saptanmasından dolayı, vergilendirme döneminde yasanın şekle ve usule ilişkin kurallarına da aykırı davranılmış olduğu çıkarımıyla özel usulsüzlük cezası kesilmesine olanak bulunup bulunmadığının, Vergi Usul Kanununun 3'üncü maddesinin (A) bendindeki düzenleme gereğince özel usulsüzlükler ve cezalarının öngörülmüş amacı ve diğer maddelerle olan bağlantısı gözetilerek belirlenmesi gerektiği."
İstemin Özeti : Davacı adına 2005 vergilendirme dönemi için Vergi Usul Kanununun 353'üncü maddesinin 1'inci bendi uyarınca kesilen özel usulsüzlük cezası davaya konu yapılmıştır.
Davayı inceleyen İzmir 2. Vergi Mahkemesi, 20.6.2007 günlü ve E:2007/310 K:2007/610 sayılı kararıyla; davacı hakkında yapılan inceleme neticesinde, emtia aldığı ............ Sanayi Ticaret Limited Şirketine ve şirketin ortağı olan şahsa 37.557,51 YTL ödeme yapıldığı, söz konusu ödemelerin emtia alımına ilişkin olduğunun davacı şirket yetkilisi tarafından ifade edildiği, ödemelerin yapıldığı firmadan alınan faturaların 10.534,30 YTL tutarında olduğu, yine sözü edilen firma tarafından düzenlenen 28.3.2005 gün ve 148849 sayılı faturanın davacı tarafından kayıtlara geçirilmediğinin saptandığı, davacı şirket yetkilisi tarafından karlılığın % 8 olduğunun ifade edildiği, davacının emtia satışlarına ilişkin ödemeler için kullandığı pos cihazı kayıtları ile ödeme kaydedici cihaz fişi kayıtları karşılaştırıldığında toplam tutarların farklılık gösterdiğinin tespit edildiği, davacı şirket yetkilisince verilen ifadede, emtia alımına ilişkin olduğu belirtilen tutarı, tarihi, göndereni ve alıcısı tespit edilen banka havalelerinin ............ unvanlı şirketten yapılan emtia alımına ilişkin olduğunun belirtildiği, bu alışa ilişkin faturanın kayıtlara dahil edilmediğinin saptaması ve dönem başı ve dönem sonu mal mevcutlarının tartılıp ölçülerek tespit edildiğinin açıklanması nedeniyle fatura düzenlenmeyen emtia alışlarının ve emtia satışlarının varlığı konusundaki tüm unsurlar saptanarak fatura düzenlenmeyen alım satım faaliyetlerinin tutarı üzerinden yasal oranda hesaplanan özel usulsüzlük cezasında hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir.
Davacının temyiz istemini inceleyen Danıştay Üçüncü Dairesi, 25.12.2008 günlü ve E:2007/ 3096, K:2008/4289 sayılı kararıyla; Vergi Usul Kanununun 353'üncü maddesinin 1'inci bendinde, fatura veya benzeri belge verilmemesi, alınmaması ve diğer şekil ve usul hükümlerine uyulmamasına ilişkin özel usulsüzlükler ve cezalarının düzenlendiği, sözü edilen 353'üncü maddede öngörülen bu düzenleme ile mükelleflerin vergilendirme dönemindeki işlemlerinin kayıt ve belge düzenine uygun yürütülmesinin sağlanmasının amaçlandığı, 2005 vergilendirme dönemine ilişkin işlemleri incelenen davacı adına, hesap döneminin kapanmasından sonra 4.12.2006 tarihinde düzenlenen vergi inceleme raporuyla bir kısım alışları için belge almadığı ve hasılatının bir kısmı için fatura düzenlemediği sonucuna ulaşılarak 353'üncü maddeye göre özel usulsüzlük cezası kesilmesinin maddenin öngörülüş amacına uygun düşmediği gerekçesiyle vergi mahkemesi kararını bozmuştur.
İzmir 2. Vergi Mahkemesi, 18.3.2009 günlü ve E:2009/452, K:2009/370 sayılı kararıyla; ilk kararında ısrar etmiştir.
Israr kararı davacı tarafından temyiz edilmiş, düzenlenmeyen ve alınmayan belge adedi ile satışa taraf olanlar hukuken geçerli bir şekilde tespit edilmeksizin kesilen cezanın hukuka uygun olmadığı ileri sürülerek bozulması istenmiştir.
Savunmanın Özeti : Temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmuştur.
Danıştay Tetkik Hakimi .... Düşüncesi: Temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar ısrar kararının bozulmasını sağlayacak durumda görülmediğinden istemin reddi gerektiği düşünülmektedir.
Danıştay Savcısı ... Düşüncesi : Danıştay Üçüncü Dairesinin 25.12.2008 gün ve K:2008/ 4289 sayılı bozma kararında yer alan düşüncemizde yazılı gerekçe uyarınca temyiz isteminin kısmen kabulü ile temyize konu Vergi Mahkemesi ısrar kararının kısmen bozulması gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunca, dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Vergilendirme dönemindeki kimi işlemleri için fatura düzenlememesi ve fatura almaması nedeniyle davacı adına kesilen özel usulsüzlük cezasına karşı açılan davayı reddeden vergi mahkemesi kararı temyiz edilmiştir.
Vergi Usul Kanununun, vergi kanunlarının uygulanması ve ispatı düzenleyen 3'üncü maddesinin (A) bendinde, "vergi kanunu" tabirinin bu kanun ile bu kanun hükümlerine tabi vergi, resim ve harç kanunlarını ifade ettiği kurala bağlandıktan sonra ikinci fıkrada; vergi kanunu hükümlerinin lafzı ve ruhu ile hüküm ifade edeceği ve lafzın açık olmadığı hallerde vergi kanunları hükümlerinin, konuluşundaki maksat, hükümlerin kanunun yapısındaki yeri ve diğer maddelerle bağlantısı göz önünde tutularak uygulanması öngörülmüştür.
Vergi Usul Kanununun vergi cezalarına ayrılmış İkinci Kısmının Birinci Bölümü vergi ziyaı cezasına, İkinci Bölümü Usulsüzlüklere, Üçüncü Bölümü ise hürriyeti bağlayıcı ceza ile cezalandırılacak vergi suç ve cezalarına ilişkindir. Fatura ve benzeri evrak verilmemesi ve alınmaması ile diğer şekil ve usul hükümlerine uyulmamasının yaptırıma bağlandığı 353'üncü maddede; bu yaptırımın uygulanmasını gerektiren eylemin, yapıldığı vergilendirme döneminden sonraki zaman diliminde ve özellikle eylemin vergi kaybı yaratmasından sonra da uygulanıp uygulanmayacağı konusunda bir açıklık bulunmamaktadır. Her ne kadar maddenin sondan bir önceki fıkrasında; takvim yılı kapanmadan önce katma değer vergisi veya geçici vergi beyannamelerinde hasılatın noksan bildirilmesinden dolayı tahakkukun gecikmesinden doğan vergi kayıpları için uygulanabileceği anlaşılan ve maddede yazılı özel usulsüzlükler sonucunda vergi ziyaı da meydana geldiğinde, bu kaybın gerektirdiği vergi cezalarının ayrıca kesileceği düzenlenmişse de; tersine durumlarda ve özellikle takvim yılının kapanmasından sonra belirlenen ve vergi kaybı bulunan her olayda ilgililere ayrıca özel usulsüzlük cezası da kesileceği yolunda bir düzenleme yapılmamıştır. Vergilendirme döneminin kapanmasından sonra yapılan vergi incelemeleriyle bir kısım hasılatın veya kimi işlemlerin kayıt ve beyan dışı bırakıldığının saptanmasından dolayı, vergilendirme döneminde yasanın şekle ve usule ilişkin kurallarına da aykırı davranılmış olduğu çıkarımıyla özel usulsüzlük cezası kesilmesine olanak bulunup bulunmadığının, yukarıda belirtilen nedenle ve Vergi Usul Kanununun 3'üncü maddesinin (A) bendindeki düzenleme gereğince özel usulsüzlükler ve cezalarının öngörülmüş amacı ve diğer maddelerle olan bağlantısı gözetilerek belirlenmesi gereklidir.
Yürürlükte kaldığı 31.12.1980 tarihine kadar uygulanan ve 4.1.1961 tarihinde kabul edilen, 10, 11 ve 12 Ocak 1961 günlü ve 10703, 10704 ve 10705 sayılı Resmi Gazete'lerde yayımlanarak, 1.1.1961 tarihinde yürürlüğe giren 213 sayılı Vergi Usul Kanununun, 30.12.1980 tarihinde kabul edilen, 31.12.1980 günlü ve mükerrer 17207 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak 1.1.1981 tarihinde yürürlüğe giren 2365 sayılı Yasa ile değişmeden önceki 353'üncü maddesinde ilk kez, fatura ve benzeri evrak vermeyen ve almayanların cezası olarak ve özel usulsüzlük cezası adı altında yapılan düzenlemede de yer aldığı üzere özel usulsüzlük cezası, şekle ve usule aykırılıkların yaptırımıdır.
Vergi Usul Kanununun şekle ve usule aykırılıkları yaptırıma bağlayan bu düzenlemesinden önce ve 5432 sayılı Yasanın ilk yürürlüğe konulduğu tarihte bir süre uygulanmasından sonra fatura düzenlenmemesi konusunda mükellefleri caydırıcı olmak üzere gereksinme duyulması nedeniyle 1951 yılında, sözü edilen Yasaya Ek 1'inci madde olarak 5815 sayılı Yasa ile "fatura cezası" başlığı altında hüküm eklendiği de bilinmektedir. Değinilen Ek 1'inci maddenin gerekçesinde, vergi uygulaması bakımından fatura almak ve vermek mecburiyetine uyulmamasının, vergi ziyaı yaratan eylemlerden olduğu için başlangıçta usulsüzlük cezası konulmadığı, ancak; vergi ziyaı takvim yılı sonunda belli olacağı için yılı içinde görülen veya saptanan faturasız işlemler için herhangi bir işlem yapılamadığı, dolayısıyla hesap döneminin kapanması ve sonucunun beklenmesi gerektiği, uygulamada bu durumun, pek çok mükellefin disiplinsiz davranmasına yol açtığı ve fatura düzenini bozacak bir kapsamda olduğu, bu sebeple faturalar hakkında bir usulsüzlük cezası konulması zorunlu görüldüğü için Vergi Usul Kanununa hüküm eklenmesinin teklif edildiği belirtilmiştir. 1961 yılında yürürlüğe giren 213 sayılı Vergi Usul Kanununun gerekçesi bulunmamakla birlikte, 353'üncü maddenin, 2365 sayılı Yasanın 80'inci maddesiyle değiştirilmesine ilişkin madde gerekçesinde; "... günümüzde, vergi güvenliğini sağlayacak tedbirler arasında, vergilendirme döneminin kapanmasından sonra yapılacak incelemelerden çok, cari yıl içinde yapılan mali kontrollere önem verilmektedir. Suçun işlenmesinden bazen yıllarca sonra yapılmakta olan vergi incelemesi, vergi ziyaı ile ilgili delil ve izlerin çoğunlukla ortadan kalkmış olması nedeni ile ancak belli bir ölçüde etkili olabilmektedir. Oysa anında yapılacak kontrollerle, geliri doğuran olayların maddi bünyesi ile kayıtlar arasında ilişki kurulması mümkün olmakta, vergi ziyaına yol açacak suçların zamanında önlenmesi sağlanmaktadır. Mükellef idare ilişkilerinin artmasını temin eden bu kontroller bir çok halde vergi idaresinin mükellefe yardımı şeklinde de belirebilmekte böylece mükelleflerin ilerde daha ağır müeyyide ve cezalara maruz kalma ihtimali de büyük ölçüde bertaraf edilmiş olmaktadır. Şüphesiz, anında yapılacak kontrollerin, belirtilen etki ve faydaları sağlayabilmesi, belli bir disiplin içinde yürütülmesi, vergi kanunlarına aykırı harekete yönelme istidadında olanların ihtar mahiyetindeki cezalarla tecziye edilmesi şartına bağlıdır. Vergi ceza hükümlerinin yeniden düzenlenmesinde, özel usulsüzlük cezaları yukarıda kısaca belirtilen anlayış içinde ele alınmış ve bunlarda, gerekli etkiyi sağlayacak değişiklikler yapılmıştır. Bilindiği üzere, mükellefleri vergi ziyaına sebebiyet verecek muhtemel vergi suçunu işlemeye götüren yollardan başlıcaları; gider, satış ve diğer hasılatlarla ilgili belge düzeni ve kayıt nizamına ait olarak kanunda yer alan hükümlere gerektiği şekilde riayet edilmemesi, daha genel şekilde ifadeyle, kayıtların, muameleleri bütünüyle aksettirecek tarzda tutulmamasıdır. Bu itibarla özel usulsüzlük ve bunlara ait cezaların tespitinde anılan hususların önlenmesinin ön planda tutulduğu)..." belirtilmiştir.
Yukarıda belirtilen ve yasa yapıcı tarafından fatura ve benzeri belgelerin alınıp verilmemesi suretiyle mükelleflerin belge düzenine aykırı davranışlarının vergi kaybı doğup doğmamasına bakılmaksızın ve vergi kaybı doğmasını önleyici biçimde yaptırıma bağlanmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla 353'üncü madde, takvim yılının kapanmasından sonra ve zamanaşımı süresi içinde vergi incelemesiyle belirlenen ve vergi kaybı doğuran olaylardan yola çıkılarak, yılı içinde belge düzenine de aykırı davranıldığı yaklaşımıyla ceza kesilmesini öngören bir düzenleme içermemektedir.
2005 vergilendirme dönemine ilişkin işlemleri incelenen davacı adına, hesap döneminin kapanmasından sonra 4.12.2006 tarihinde düzenlenen vergi inceleme raporunda bir kısım emtia alımlarında belge almadığı ve bir kısım emtia satışında fatura düzenlemediği sonucuna ulaşılarak özel usulsüzlük cezası kesilmesi maddenin öngörülüş amacına uygun düşmediğinden, davanın reddine ilişkin ısrar kararında yargılama usulüne ve hukuka uygunluk görülmemiştir.
SONUÇ : Açıklanan nedenlerle; İzmir 2. Vergi Mahkemesinin 18.3.2009 günlü ve E:2009/452, K:2009/ 370 sayılı ısrar kararının bozulmasına, yeniden verilecek kararda karşılanacağından yargılama giderleri hakkında hüküm kurulmasına gerek bulunmadığına, 23.10.2009 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY : Temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar ısrar kararının bozulmasını gerektirecek nitelikte bulunmadığından istemin reddi gerektiği oyu ile karara katılmıyoruz.
submitted by endertosun to Vergi [link] [comments]


2017.11.23 12:33 juscivile Seçim Kanunu için yapılan değişiklik teklifi ne anlama geliyor? Kısa bir hukuki tahlil.

Merhaba /Turkey. 21/11/2017 tarihinde, normalde üç gün konuşulup unutulan ama etkileri sonradan ortaya çıkacak olan olaylardan bir diğeri daha yaşandı. AKP'nin TBMM Grup Başkanlığı tarafından, TBMM Başkanlığı'na Yüksek Seçim Kurulu'nun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun teklifi sunuldu.
Konuyla ilgili herhangi bir değerlendirme yapmadan önce, ilgili teklif metnine buradan ulaşabilirsiniz:
http://www2.tbmm.gov.td26/2/2-1929.pdf Bu kanun teklifinin gerek komisyonlardan, gerekse Genel Kurul’dan herhangi bir değişikliğe uğramadan geçeceğini düşünüyorum.
Bu post, YSK'nın yapısındaki temel hataları eleştirdiğim şu yorumumun devamı niteliğindedir.
4. fıkra ile yapılması önerilen düzenleme nedir?
Sandık kurulu başkanlarını doğrudan doğruya ilçe seçim kurulu başkanı atayacak. Eski hüküm “…düzenlenen listelerde her sandık için adı önerilen başkan adayları arasında ad çekilerek sandık kurulu başkanları belirlenir.” diyordu. Peki kimdir bu yetkinin devredildiği ilçe seçim kurulu başkanı? Yine 298 s. Kanun md. 18 uyarınca ilçedeki en kıdemli hâkimdir. Hakimleri atayan kurumun HSK olduğunu ve HSK’nın bağımsızlığına yöneltilen eleştirileri bu vesileyle hatırlatayım.
Kura yoluyla belirlenen sandık kurulu başkanları, artık atama yoluyla belirlenecek. Atamayı yapacak olan hakimi atayacak olan HSK üyelerini atayanlar da 2017 Anayasa değişikliği ile birlikte tek partinin iktidarının zorunlu kılındığı TBMM ve iktidar partisinin lideri olacak olan Cumhurbaşkanı’dır.
Sandık kurulu başkanının kura yerine atamayla olmasını eleştiriyorsak, bunu sandık kurulu başkanının yetkilerini göz önünde tutarak yapmak gerekir. Sandık kurulu başkanının önemli yetkileri şunlardır (bunların hepsi 298 s. Kanundan düzeltilmeden alınmış hükümlerdir):
Daha pek çok hüküm var. Ayrıntıya girmiyorum, ama sandık kurulu başkanları seçime hile karışmaması ve sayımın şeffaflığı açısından önemli yetki ve sorumluluklarla donatılmış kişilerdir. Bu kişilerin atama yoluyla gelmesi, bu şeffaflığı ortadan kaldırmaya yetecek bir husustur.
6. fıkra ile yapılması önerilen düzenleme nedir?
Seçime katılmayan partilerin müşahit göstermesi yasaklanıyor, müşahitlerin önceden ilçe seçim kuruluna fotoğraflı olarak bildirilmesi zorunluluğu getiriliyor, müşahit kartlarının kurulca mühürlenmesi zorunluluğu getiriliyor. Epeyce uzun bir düzenleme. Eski düzenleme şu kadar kısa ve özdü: "Sandık başı işlemlerini takibetmek üzere, siyasi partiler ve bağımsız adaylar, birer müşahit gönderebilirler." Yeni getirilecek kurallara uymamanın yaptırımı da, uymayan siyasi partinin sandık başında müşahit bulunduramamasıdır.
Kanaatimce bu düzenlemenin asıl amacı, Oy ve Ötesi gibi bağımsız platformların seçimin şeffaflığını takip etmesinin yasal olarak önüne geçilmesidir. Ne de olsa bu gibi platformların üyeleri, müşahitlik sıfatını kazanabilmek adına, seçimde aktif olarak görevlendirme yapmayan veya seçilme iddiası olmayan birtakım partilerin müşahit kartlarını kullanıyorlardı. Artık bu mümkün olmayacak. Böylece kanuni gerekliliklere uymayan müşahit kartlarına sahip olmayanlar, örneğin sandık kurulundan ıslak imzalı sonuç tutanağı talep edemeyecekler.
Bunun yanında seçime kadar yeterince örgütlenemeyen siyasi partiler de bu düzenlemeden etkileneceklerdir. Çünkü her bir sandık için fotoğraflı olarak önceden müşahit bildirilmesi, kartların önceden mühürlenmesi gibi işlemler, ancak oturmuş ve işleyen bir yerel teşkilatlanması olan partilerin altından kalkabileceği bir iştir. Yani seçime katılıyor da olsa örneğin İYİ Parti o güne kadar bu teşkilat yapısını oturtamadıysa, sandıkta müşahit bulunduramayacaktır.
Görüldüğü üzere gerek 4. gerekse 6. fıkrayla yapılmak istenen düzenlemeler, seçimin şeffaflığı ve tarafsızlığı yönlerinden sorunlar yaratabilecek düzenlemeledir. Üç gün konuşulup geçilmemeli, aktif şekilde muhalefet yapılarak kamuoyunun bilgilendirilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde AKP'nin bu kanun teklifinden geri adım atacağını düşünmek bir hayal olarak kalır.
Atladığım hususlar olduysa affola.
TL; DR: Yeni YSK Kanun teklifi ile yapılmak istenen değişiklikler, seçimin ve sayımın şeffaflığına hasar verecek düzenlemelerdir ve bu teklifin kanaatimce yasalaşmaması gerekir.
submitted by juscivile to Turkey [link] [comments]


2017.06.06 17:34 ComputerGodCommunism Başkanlık Sisteminin Türkiye için uygun ve gerekli olduğunu düşünüyorum

Okuma Öncesi Notu: Uyarı, bu post uzun yazı içermektedir. Fikirlerimi eser miktarda (/s) yersiz ayrıntı ile anlattığımı ve okumaya değecek bir yazı yazdığımı düşünüyorum. Umarım okurken sıkılmaz, bilgilenirsiniz. Ayrıca sonunda TL;DR mevcuttur.
İlk olarak linçe uğramadan belirteyim, hiçbir seçimde AKP'ye oy vermedim, 16 Nisan Anayasa değişikliği referandumunda hayır oyu kullandım ve hala hayır çıkmasının ülkeye çok daha yararlı olacağı kanısındayım.
Ülkemiz ne yazık ki demokratik sistemin doğal yollarla ve halk hareketi ile gelişip baş gösterdiği bir Avrupa ülkesi değil. Cumhuriyet ve demokrasi ülkemize Kurtuluş Savaşı'nın bir sonucu olarak geldi, "E Kurtuluş Savaşı gökten zembille mi indi, halk hareketi işte." diyebilirsiniz ve doğrudur Kurtuluş Savaşı bir halk hareketi ancak Kurtuluş Savaşı'nın vatanı kurtarmak kısmı halkın çabaları ile gerçekleşmiş olsa da demokrasi ve cumhuriyet ilan etme kısmı Atatürk ve yoldaşlarının çabaları ile gerçekleşmiş, halka bir nevi "tepeden inme" şekilde verilmiştir. Ama bu nedenle demokrasi bu ülkede işleyemez diyemeyiz. Bir ülkede demokrasinin işleyebilmesi için bir altyapı gereklidir, buna demokratik altyapı diyebiliriz. Demokratik altyapı; halkın, ülkede mevcut olan ya da olmasını istediği demokrasiyi en azından temel anlamda anlaması, demokrasinin uygulanmasını arzulaması ve mevcut olması halinde korunması, olmaması halinde mevcut edilmesi için her türlü çabayı gösterecek bir anlayışa sahip olması şeklinde tanımlanabilir. Bir nevi halkın geneline yayılmış bir demokrasi bilinci. Bu altyapı halk hareketi ile gerçekleşmiş demokrasilerde zaten mevcut oluyor zira halk demokrasiyi kendine uygun bulmuş ve oluşturmuştur, bu nedenle onu uygulamak ve korumak için elinden geleni de yapacaktır. Ancak tepeden inme diye tabir ettiğimiz aydınların, üst düzey yöneticilerin vb. halk diye tabir edemeyeceğimiz bir azınlığın çabalarıyla sistem değişikliğine gidilerek halka yerleştirilen demokrasilerin çok büyük bir kısmında bu gereken altyapı yoktur çünkü olsaydı halkın kendisi demokrasiyi yapardı zaten. Ama dediğim gibi tepeden inme demokrasiler işleyemez diye bir kural (en azından teorik olarak) yoktur, bu altyapı demokrasi ilan edildikten sonra da oluşturulabilir ve demokrasi işler hale getirilebilir. Atatürk'ün amacı da buydu zaten. Ancak hem onun erken ölümü hem de daha sonra yaşanan olaylar nedeniyle demokratik altyapı ülkemizde tam olarak oluşamadı ve demokrasi halka yerleşmedi.
Ülkede demokratik altyapının ve demokrasi kültürünün yokluğunu farketmek zor değil, en basitinden ülkede aktif olan partilere baktığımızda CHP dışında hiçbirinin köklü olmadığını görüyoruz, ayrıca CHP'nin de baştan sona büyük değişimler geçirdiğini unutmamak lazım. Halk, daha demokrasinin ne olduğunun ve ülkede ne tür bir demokrasinin geçerli olduğunun farkında bile değil. Mesela sultanımızın ağzından düşürmediği milletin iradesi lafı ve empoze ettiği halk en iyisini bilir, istediğini seçer, istediğini yapar, kimse de karışamaz tipi düşünme şekli gerçekten de demokratik olsa da Türkiye'de ve Dünyadaki bütün aklıselim ülkelerde kabul edilen çoğulcu demokrasi anlayışına uymaz, çoğunlukçu anlayışa uyar. Çoğunlukçu demokraside halk bir bütündür ve seçim yoluyla iradesini ortaya koyar, seçimde çoğunluğun kabul ettiği sonuç halkın tamamının iradesidir ve doğal olarak üstünde bir güç yoktur. Burada tahmin edebileceğiniz gibi bir azınlık sorunu oluşuyor, çoğunluğun yasal yollarla azınlığa zulmetmesinin önünde hiçbir engel bulunmamakta. Bu nedenle bu anlayış günümüzde pek kabul edilmiyor. Çoğulcu demokraside ise halk bir bütün değil çoğuldur, iki (çoğunluk ve azınlık) veya daha fazla gruptan oluşur. Burada da seçimle çoğunluğun kabul ettiği sonuç halkın iradesi olarak kabul edilse de azınlıkta kalan kesimin de halkın bir parçası olması sebebiyle onu çoğunluğun demokratik zulümünden koruyan kurallar vardır, bu kurallar; bunu, çoğunluğun iradesini kısıtlayarak yapar. Biz bu kurallara Anayasa diyoruz işte. Anayasa, bu nedenle normal kanunlara nazaran önemlidir zira halkın çoğunluğunun iradesini bile kısıtlayabilecek güce sahiptir.
Anayasa'nın tek işlevi azınlığı korumak değildir; devletin yapısı ve organları, temel hak ve özgürlükler bunların hepsi Anayasa'da belirlenir. Ülkemizde; geçmişte geçerli olmuş meclis hükümeti sistemi ve parlamenter sistem de yeni kabul edilmiş başkanlık sistemi de Anayasa'da belirtilmiştir çünkü Anayasa'nın değiştirilmesinin zor olması sayesinde sık sık sistem değişikliklerine gidilmesi önlenir. Ancak demokrasinin her parçası gibi Anayasa da halkın iradesine bağlı olarak değiştirilebilir. Değiştirilemez maddeler, referandum zorunluluğu, değişikliğin mecliste basit değil nitelikli çoğunluk ile kabul edilmesi gibi kurallar, Anayasa'nın basit çoğunluğu arkasına alan her hükümetin elinde oyuncak olmasını engellemek için vardır ve onlar bile değiştirilmeye tabiidir. Bu değişimi zorlayan kurallar arasında Dünya genelinde kabul edilmiş bir kural daha var: Olağanüstü hal sırasında Anayasa değişikliği yapma yasağı. Olağanüstü hal, şartlar gereği temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan bir dönemdir, bu kısıtlanan özgürlüklere ifade özgürlüğü de giriyor. Bu nedenle bu dönemde halk iradesini ortaya koymakta sıkıntı yaşayacağından Anayasa değişikliği gibi önemli değişimlerin OHAL sırasında yapılması demokratik olmaz. Ancak Türkiye'de böyle bir kural yok çünkü bugüne kadar yapılan Anayasa değişikliklerinin neredeyse hepsi bir darbe ardından yapıldı ve darbeyi yapanlar OHAL içerisinde bu değişikliği daha rahat yapacaklarını bildiklerinden bu kural hiç uygulanmadı. Bu durum bile Türkiye'de demokrasinin bozukluğunu gösterir aslında. En son yapılan Anayasa değişikliğinin de gelecek genel seçime daha 2 sene olmasına rağmen hiçbir hukuki hatta mantıki sebep gösterilmeden darbe sonrası referandumları gibi olağanüstü hal sürecinde yapılmış olmasının, seçmenin iradesine ve seçimin meşruiyetine etkisini sizlerin kararına bırakmaktayım.
Referandumun kendisine dair yorumuma gelmeden değişikliği teklif edilen Anayasa maddelerine değinmek istiyorum. Bu maddelerin uygunluğu veya yanlışlığı daha tartışmaya açık bir konu. Tarafsız olarak maddelere bakıldığında başkana verilen yetkilerin meclise göre daha fazla olması göze çarpıyor, başkanın meclise etkisi başkanlık sistemlerinde olması gerekenden daha fazla olduğu açık çünkü genelde başkanlık sisteminde farklı güçleri (Yasama ve Yürütme) temsil eden parlamento ve başkanın keskin ayrılığı ve birbirine karşı yalnızlaştırılması esastır. Sıkıntılı durumlardan biri de şu anki cumhurbaşkanının partisine dönmesine izin veriliyor olması ve 2 yıllık ucube bir sistem yaratılması. Ayrıca başka bir sıkıntı olarak başkan yardımcılarının yetkileri ayrıntılı olarak açıklanmasına rağmen sayısına veya seçilmek için gerekli niteliklerine dair bir açıklama olmaması da bulunuyor. Ama yine de bir Anayasada olması gerektiği gibi maddeler ucu açık ve genel şekilde yapılmış zira Anayasa maddelerinin kısa ve genel olması, altının kanunla doldurulması; kazuistik, aşırı ayrıntılı olmasından evladır. Bu maddeler bile doğru kanunlar ile işler demokratik bir başkanlık sistemine dönüştürülebilir. Ama işte bu noktada insanın suratına Türkiye gerçeği bir yumruk gibi çarpıyor. Hükümetin, başında partili cumhurbaşkanı ile birlikte kanun çıkarma konusundaki gücünü düşündüğümüzde bu değişen Anayasa maddelerini etkileyen kanunların içeriğini tamamen bir partinin seçeceği açıktır. Bahsettiğim başkan yardımcılığı örneğine dönersek demokratik bir bakış açısı ile baktığımızda makul bir sayı sınırı ve seçilmek için gerekli niteliklerin kanunla kararlaştırılacağını öngörmek uygun iken Türkiye şartlarında nitelikleri geçip, sayı sınırı bile konulmasını beklememek daha doğru olacaktır. Ama yine de doğruyu söylemek gerekirse bu maddeler Türkiye'de bile normal şartlarda kabul edilmeyecek kadar suistimale açıktır. Bu da bizi referandumda normal şartların olmadığına götürür.
Anayasa değişikliği referandumunun meşruiyeti birçok yönden sallantıdadır. Bunun içerisinde mühürsüz oylar meselesi en belirgini ve bilineni. Aslında gelişmiş, demokratik bir ülkede mühürsüz oyların da sayılması gayet uygun ve adil bir karardır zira seçmenin oylarının, sırf sandık başkanı ya da mühür basımından kim sorumluysa onun sorumsuzluğu yüzünden geçersiz olması hakkaniyete uymaz. Ancak bizim ülkemizde bu çok büyük bir şaibeye sebep olacak bir karar ve neden şaibe yaratacağını anlatmama gerek bile yok. Bu durum demokrasinin işlerliği için gerekli olan güven ortamının Türkiye'de olmadığını gösterir. Onun dışında seçimle ilgili yapılan propagandalar ayrı bir saçmalık, tarafsız cumhurbaşkanının açıkça bir tarafı desteklemesi, mitingler yapması, direktifler vermesi ve hatta seçmenlerin bir kısmına ithamlarda bulunması korkunç bir anti-demokrasi örneğidir. Buna ses çıkarabilen bir kesimin dahi olmaması da cabası. Halk yönünde ise demokratik altyapının yokluğu ortada. Yapılan seçim bir Anayasa değişikliği referandumu olmasına rağmen parti seçimlerinde var olan fanatiklik mevcuttu. (KOY UN DEDİ LER KOYDUK XD) Hükümetin de etkisi ile şunlar evetçi şunlar hayırcı ayrımına tabii olan halk maddeleri okuyup kendi kararını vermeden civarındaki insanlara ve yahut partilere bakarak karar verdi. Ayrıca maddelerden birini, milletvekili seçim yaşı değişikliğini, hiç istemediği halde referandumda evet diyen birçok insanın varlığı, vereceği oyun kendi kararı olduğunu ve de değişiklik bu sebeple referandumdan dönerse bile o maddeyi çıkarıp yeniden referandum yapılabileceğinin bilinmemesi, düşünülmemesi halkın yönetildiği sisteme uzaklığının göstergesidir. Halkın ayrıca manipüle de edildiğinin apaçık bir kanıtı oy pusulalarındaydı; pusulalarda sadece bir renk ayrımı ile EVET ve HAYIR yazıyor, demokratik ülkelerde olması gerektiği gibi bunun ne seçimi olduğu ve nelerin değişeceğine dair bir açıklama bulunmuyordu, koskoca Anayasa değişikliği seçimi basit bir EVET-HAYIR cevabına indirgenmişti. Referandum adete evetçi misin hayırcı mısın seçimine dönmüştü. Herşeye rağmen Anayasa değişikliğinin çok küçük bir farkla kabul edilmesi bir umut olarak kabul edilebilir ancak bence o referandumdan sonra iş işten geçti bile, fark 1 kişi olsaydı bile fark etmez.
Bunlar Türkiye'nin gerçekleri ve bu gerçekleri bildiği halde boyun eğen insanlar da bir Türkiye gerçeği. Türkiye, cumhuriyetinin yüzüncü yılına yaklaşırken demokrasi kültürünün yokluğu ve de demokratik altyapının dahi bulunmaması ülkenin siyasi bakımdan ne kadar geri kalmış olduğunu ortaya koyuyor. Bu altyapının yokluğu her türlü demokrasiyi derinden etkilerken parlamenter sistemde etkisi çok daha fazladır. Çünkü demokratik altyapının olmadığı toplumlarda halkın kendine zarar verecek bir seçim yapma olasılığı yüksektir. Bunun parlementer sistemde etkisi şu yönden daha fazla olmaktadır; halkın meclise gidecek milletvekillerini seçerken bir tane yanlış/zararlı seçim yapması tek başına büyük bir sorun oluşturmazken bütün ülkeye yansıtıldığında bir kargaşaya sebep olur. Dediğim gibi demokratik altyapının yokluğu halkın aldatılmasının veya yanlış karar vermesinin kolay olduğu anlamına gelir, imkansız vaatler, yalanlar ve reklamcılık ile bir parti meclise girmeyi hatta iktidar olmayı kolayca başarabilir. Eğer bu durum birden fazla partide mevcut olursa ki genelde öyle olur halk doğal olarak bölünür birçok parti meclise girer ki zaten seçim barajının varlığı meclise giren parti sayısını azaltmak içindir, yoksa seçim barajı belki de en anti-demokratik uygulamalardan biridir. Çok fazla partinin olduğu meclisin çözüm yolu koalisyon hükümetine gidilmesidir. Koalisyon hükümeti normalde demokratik çıkmazların geçici çözümü iken (ve gelişmiş toplumlarda daha iyi çalışabilirken) bizim gibi demokratik altyapısız bir ülkede kronik bir şekilde tekrar tekrar yaşanabilir. Parlamenter sistemde hükümet yürütme yetkisini kullanır ve bu yetkinin yavaş, aksak, sık sık değişen şekilde kullanımı yönetimde istikrarsızlığa sebep olur, istikrarsızlık da halkın devlete güvenini azaltır, o da anarşiye sebep olur. Koalisyon hükümeti de işte bu istikrarsızlık için resmen biçilmiş kaftandır çünkü birbirleriyle anlaşmaya niyetli olmayan birden fazla partiden oluşan bir hükümet sürekli kendi içinde çatışacak, karar vermekte aksaklıklar yaşayacak ve hantal hareket edecektir. Bu hükümetlerin ülkemizde yarattığı dengesizlikler ve istikrarsızlık her ne kadar meme olmuş olsa da bir gerçektir. Halkın 7 Haziran seçiminden sonra 1 Kasımda AKP'yi tekrar iktidar yapmasının altında bu istikrarsız döneme dönme korkusu yatar (Bu korkuyu AKP kendi lehine kullanmıştır, orası ayrı). AKP de bu istikrarsızlık sorununa kesin çözüm olarak başkanlık sistemini bulmuş ve bunu referandum ile gerçekleştirmiştir.
Doğruyu söylemek gerekirse demokratik altyapının olmadığı bir toplumda başkanlık sistemi, parlamenter sisteme göre çok daha iyi işleyebilecek bir sistemdir. İlk olarak başkanlık sisteminde meclise fazla sayıda partinin girmesi sıkıntı yaratmaz çünkü genel seçimle sadece yasamayı etkilecek olan milletvekilleri seçilmektedir, parlamenter sistemde aynı genel seçimle seçilen hükümetin yürütme yetkisi bu sistemde ayrı bir seçimle gelen başkandadır. Başkan seçilen kişinin "yanlış" ya da "zararlı" olması halinde ise halkın bundan doğan zararların sorumlusunu tespit etmesi çok daha kolaydır zira ortada tek bir adam var (Kısacası THANKS OBAMA) ve başkanın cezai sorumluluğu da olduğundan adalet kolayca sağlanır. Meclise fazla partinin girmesi sıkıntı olmayacağı için seçim barajına gerek duyulmaz bu sayede çoğulcu demokrasilerde gerekli olan çok seslilik mevcut olur, en küçük azınlığa kadar halk temsil edilir. Başkan da meclis gibi halk tarafından seçilir ki bu yine demokratik bir yöntemdir, böylece yöneticilerin meşruiyeti daha yüksek olur. (2007'ye kadar cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmediğini hatırlatırım). Başkan yürütme gücünü tek başına kullandığı için istikrar kolay sağlanır ve yürütme gücünden arındırılmış meclis çok sesliliğin meşruiyetini arttırdığı yasama gücü ile kanun yaratır. Başkan partili olsa da meclise karşı gücü çok az olduğundan başkanla aynı partide olan milletvekilleri başkandan bağımsız çalışabilir. Meclisin başkanı kısıtlaması ise zaten zordur zira mecliste çok partinin varlığı başkana karşı tek bir tavır almalarını engeller ayrıca bu partilerin arasında tabii ki başkanın partisi de vardır. Bu sayede güçler ayrılığı keskin bir şekilde sağlanır, birbirlerine etkilemeleri büyük oranda engellenir ancak işbirliği ile hareket etmeleri de mümkün olur. En önemlisi de başkanlık sisteminin, Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu demokratik altyapının oluşması için en iyi ortamın sağlamasındır. Çünkü başkanlık sistemi, demokrasi ve yönetimden uzak bir halk için kavraması daha kolay olan ve verdiği kararların yönetime etkileri daha bariz olduğu için halka demokratik tecrübe kazandıran bir sistemdir. Ben bu sistemin Türkiye'de siyasi huzur ve istikrar ortamını sağlayacağından eminim ve bu ortamın uzun vadede bir sonucu olarak ihtiyaç duyulan demokratik altyapının oluşacağını düşünmekteyim. O noktaya ulaşıldığında "daha" demokratik bir sistem olan parlamenter sistemin işler bir şekilde tekrar oluşturulması da mümkündür.
Ancak farketmiş etmiş olabileceğiniz gibi bu anayasa değişikliği ile gelmiş olan başkanlık sistemi hiç de benim bahsettiğim sisteme benzemiyor. Başkanın meclise etkisi çok fazla iken buna karşılık bir de çıkarabileceği cumhurbaşkanlığı kararnamesi pratikte yürütme alanını düzenleyen bir kanundan farksız ki bu meclisin başkanın alanına neredeyse hiç etkisi olamayacağı anlamına geliyor. Başkanın olağanüstü hal ilan etme gücü var ki bu da etkisiz eleman meclisi isterse bir de kaldırabileceği anlamına geliyor. Bunların üstüne başkanın partili olması da cabası, meclis neredeyse tamamen başkanın güdümünde bir kurum haline gelmiş oluyor. Başkan yardımcısının, başkan tarafından seçilmekten başka hiçbir niteliğe ihtiyacı yok ve başkanın yokluğunda yardımcı, başkanın bütün yetkilerini kullanabiliyor, bu ikisini toplarsak başkanın isterse herhangi bir kişiyi de facto başkan yapabileceği ortada. Bunlar öyle korkunç ihtimaller ki ülkede demokrasinin ölmesi işten bile değil. Bunlardan öte benim bahsettiğim başkanlık sisteminin iyi yönlerinin varlığı kesin bile değil. Mesela meclis her ne kadar etkisiz kılınmış olsa da seçim barajının kaldırılacağına veya en azından düşürüleceğine dair hiçbir gelişme yok. Meclis de başkan da halk tarafından seçilecek ama dediğim gibi demokratik altyapının yetersizliğinde halkın kendine zarar verecek seçimler yapması çok normal ve bu yetkilerle donanmış bir başkanın yaratabileceği zararlar, halkın deneme yanılma yöntemi kullanması için çok büyük. En kötüsü de başkanın cezai sorumluluğu olsa da onu denetleyecek ve yargılayacak kişiler yine başkan tarafından seçilecek olması, böylece cezai sorumluluk sadece sözde kalmış oluyor. İstikrar bu anlamda kesin olan tek şey, ancak bu Okyanusya tipi istikrar mı olur yoksa Dünya Devleti tipi mi bilemiyorum. Allah, ülkemizi ve milletimizi gelecek başkanlardan korusun.
Ülke için bir umut var mı tam emin değilim. Bu yeni sistemin bir Anayasa değişikliği ile tekrar değişmesi pekala mümkün ancak bunun için AKP kadar halk desteği almış yeni bir parti gerekli ve bu başkanlık sistemi içerisinde böyle bir partinin oluşması imkansıza yakın diyebilirim. Ayrıca bir şekilde böyle bir parti oluşsa bile o partinin genel başkanı yüzde 90 ihtimalle aynı zamanda devlet başkanı da seçileceği için (başkanlık seçimi ile genel seçimlerin aynı gün yapılmasını kurallaştırmalarının sonucu bu) kendi yetkilerini kısıtlayacak değişiklikleri yapacak kadar iyi niyetli bir parti olması da gerekiyor. Bu noktadan sonra olabilecek en iyi şey 2019'da malum kişinin başkan seçilememesi olur. Ben bu yönde de bir umut görmüyorum, her ne kadar son seçimi kılpayı kazanmış olsa da başkan adaylığı bakımından ona rakip olabilecek bir kişi Türk siyasetinde şu an mevcut bulunmamakta. Hani yeni bir cevher ortaya çıksa diyeceğim o da yeni olduğu, halk onu tanımadığı için seçilemez. Kısacası benim bir umudum yok be dostlar. Allah sonumuzu hayır etsin.
TL;DR: Anayasa hukuku finaline çalışmaktan beyni yanmış bir hukuk öğrencisinin; umutsuzluk, siyasi terimler ve zorunlu 1984 atıfı içeren beyin sıçmığı.
Gerçek TL;DR: AKP'nin başımıza açtığı bu sözde başkanlık sistemini hiçbir yönden tasvip etmemekle birlikte Türkiye'ye uygun olan ve ihtiyaç duyulan sistemin parlamenter sistem olmadığını, doğru şekillerde yapılmış bir başkanlık sistemi olduğunu düşünmekteyim. Bunun sebebi Türk halkının demokratik altyapıya ve demokrasi kültürüne hala sahip olmamasıdır. Parlamenter sistem bu altyapının olmaması halinde çok zorlanan hatta zarar veren (koalisyonlar, istikrarsızlık, anarşi vb.) bir sistem iken başkanlık sistemi bu altyapının yokluğunda çalışmaya uygundur ve de halkta demokratik altyapının oluşması için en iyi ortamı sağlamaktadır. Buna rağmen en son yapılan referandumdan beri ülkenin geleceği için kaygılarım tavan yapmış bulunmakta bundan sonra uzun bir süre iyi bir gelişme gerçekleşmeyeceği kanısındayım.
Okuma Sonu Notu: Eğer bu uzunluğuna rağmen okuyup beğendiyseniz ilerde farklı konular üzerine başka yazılar da yazmayı planlıyorum. Bir eleştiriniz varsa, bir yanlışımı gördüyseniz veya merak ettiğiniz bir soruyu sormak istiyorsanız çekinmeyin, geç de olsa (finaller hala devam ediyor amk) bir cevap vermeye çalışacağım. Bi de fazla umudunuz varsa alırım yaniii
submitted by ComputerGodCommunism to Turkey [link] [comments]


2015.05.27 05:58 SouIHunter Neden baraj tamamen kalkmalı ve Neden cumhurbaşkanlığı seçimleri "Alternatif Oylama" yöntemiyle yapılmalı

Herkese selamlar,
Fazla detaya girmeden (hopefully no walls of text) seçim yöntemleri ve Türkiye'ye en uygun olduğunu düşündüğüm şeklini bu Subreddit'e tartışmaya açmak istiyorum.
İlk önce şuanki sistemler ne.
Her ne kadar inanması güçde olsa şuan Gerrymandering sistemini kullanmaktayız bizde ABD gibi. Ne olduğunu merak edenler için söyleyeyim, oylarla temsil oranlarının fark göstermesini sağlayan bir sistemdir. Hedefinde yerel yönetimler vardır.
Mesela Kırşehirde MV için 150.000 oy gerekirken Siirtte 50.000 oy gerekmesi gibi (atmasyon rakamlar), yani 77.000.000/550=[MV için gereken oy sayısı] gibi işlemiyor sistem.
Onun dışında bilindiği üzere barajımız var 10%. Bunun nedeni olarak da "ya o olmasaydı parti dolardı meclise ya, 100lerce parti olurdu QQ" deniliyor, lakin böyle bir zorunluluk yok.
Baraj için önerim barajı komple kaldırmak.
Peki meclisin 300 partiyle dolması işi ne olacak?
Sadece mecliste milletvekili olan partiler meclise girebilir diye bariz ve saçma bir kanun eklenir olur biter. Tam temsiller çok önemlidir demokrasilerde.
Daha önemli olan ise gerçek manada halkın 50%'sinden fazla bir kesimin gerçek anlamda hükümet tarafından temsilidir. Şuanki kanunlar zaten bunu zorunlu kılıyor, yapılması gereken tek şey barajı kaldırmak tamamen.
Peki cumhurbaşkanlığı konusunda, neden alternatif oylama önemli? Hem o ne ki?
Bu oynatma listesindeki ilk 2 vidyoyu izlemeniz yeterli bunu anlamanız için (link bu mesajın en altında!). Basit örnekleştirecek olursak:
-Al-Kaide (19%)
-ErDOGan (25%)
-Ekmekeddin (22%)
-Biji Sero (16%)
-Gök Tanrısı (18%)
Diyelimki bu isimlerde 5 adam var ve cumhurbaşkanlığı için seçime giriyorlar. Seçmen kitleleride yanlarında belirtilmiş.
Al-Kaide destekçileri dışında herkes kendi destekledikleri haricinde Gök Tanrısı'nıda destekliyorlar, yani eğer kendi destekledikleri olmasa Gök Tanrısı'na oy atarlardı.
ErDOGan adındaki şahsıda kendi destekçileri dışında Al-Kaide destekçileri desteklemekte.
Ekmekeddin'e ise sadece Gök Tanrısı destekçileri olumlu bakıyor. İlk önce şuanki sistemle ne olurdu böyle bir durumda ona bakalım:
Ön seçim olur ve aşağıdaki sonuç yaşanırdı:
-Al-Kaide 19%
-ErDOGan 25%
-Ekmekeddin 22%
-Biji Sero 16%
-Gök Tanrısı 18%
Ekmekeddin ve ErDOGan ikinci tura geçerdi ve onun sonuçları ise (Gök Tanrı'lılar Ekmeğe, El-Kadı'lılar da ErDOGan'a oy verir):
-ErDOGan 44%
-Ekmekeddin 40%
Oy vermeyenlere göre dağıt veee (yuvarlada yuvarla):
-ErDOGan 51% CUMMHURRBAŞŞKANNIMIZZZ, UZUNN ADAAMMM!!!1!!
-Ekmekeddin 49%
Eeee, sorun nerede peki? Demokratik gibi görünüyor bu! Pekala, o zaman bir de alternatif oy sistemiyle oluşacak sonuca bakalım:
-Al-Kaide 19%
-ErDOGan 25%
-Ekmekeddin 22%
-Biji Sero 16%
-Gök Tanrısı 18%
Oy kullanan vatandaşlar ilk tercihlerini yukarıdaki gibi yaptılar. Al-Kaide seçmenleri ikinci seçeneğe ErDOGan yazdılar. Biji Sero, ErDOGan ve Ekmekeddin seçmenleride 2. seçeneğe Gök Tanrısı yazdılar.
Görüldüğü üzere halkın en çok ortak noktada buluştuğu aday 85% ile Gök Tanrısı. En az oyu alan aday otomatik olarak elenir ve bu sonuç çıkar ortaya:
-Al-Kaide 19%
-ErDOGan 25%
-Ekmekeddin 22%
-Gök Tanrısı 34%
Yine en az oy olan elenir ve elenen adayın seçmenlerinin 2. tercihi değerlendirmeye alınır:
-ErDOGan 44%
-Ekmekeddin 22%
-Gök Tanrısı 34%
Aynı işlem tekrar yapılır ve en az oya sahip aday elenerek o adaya oy verenlerin 2. tercihi hesaba alınır:
-ErDOGan 44%
-Gök Tanrısı 56%
Gök Tanrısı CUMMHURRBAŞKANNIMIZZ!!!1! UZZZUUNN ADDAMM!!!1!11!
Peki ne oldu şimdik?
Alternatif oy yöntemiyle şu değişiklik ve faydalar görüldü:
-Halkın 100%'ünün fikiri alınarak sonuca ulaşıldı (ilkinde sadece 84%'inin görüşü dahil olmuştu seçime)
-Temsil oranı daha da arttı halkın (44% ile temsil yerine 56% ile temsil)
-Herkes "Ya aman benim istediğim aday kazanamaz, o yüzden ben şu adaya oy vereceğim" tarzı endişe ve tasalar olmadan özgürce önde tuttukları adaya oy verebildiler.
-Ve farketmişsinizdir, asıl cumhurbaşkanı normal sistemle ikinci oylamaya bile katılamıyor. ;)
MV'lerinin farklı oylarla seçilmesi sorununun çözümü..
Bu da aslında basit bir şekilde çözülebilir. Neden "şu ilden bu kadar MV çıkacak", "şuradaki ildende bu kadar MV çıkacak" şeklinde kısıtlamalar var? Neden sanki o şehirlerden insanlar kendileri aday oluyormuşçasına bir hava oluşturuluyor?
Bildiğimiz üzere herkes her ilden aday olabiliyor. O zaman bu adaletsiz oy sistemine niye ihtiyacımız var ki?
"Çünkü güzel isimler belirleyip daha çok oy koparmak istiyor partiler!!" diyebilirsiniz, ve doğru da. Lakin bu durum bahsettiğimiz MV seçme sisteminin abukluğuyla alakasız bir konu.
Çözüm şöyle:
-Her parti istediği kadar MV adayı belirler (zaten kendileri belirliyor, ve bu şekilde de yine güzel isimlerle çok oy kazanmaya çalışabilirler).
-Seçim olur.
-Seçimde direkt partilere oy verilir (her ne kadar öyle sanılsa da oy kağıtçıkları nedeniyle, aslında MV'lerine oy atıyoruz direkt olarak).
-Partilerin oyları belirlenir.
-Ülke Nüfusu/550=X
-Her parti aldıkları her X kadar oyun karşılığında bir MV kazanır mecliste.
Çıkabilecek tek sorun:"Eeee, yerel yönetimler ne olacak?"
Onlar için ayrı bir seçim var zaten kardeşim :)
Vidyo listesi linki: https://www.youtube.com/watch?v=s7tWHJfhiyo&index=1&list=PLBF9EBB36C69D1BA2
submitted by SouIHunter to Turkey [link] [comments]


İş Hukukuna İlişkin Sorunlar Ve Çözüm Önerileri 4.Bölüm Yorumlu-Yorum / Arabuluculuk Yeni 'İKİNCİ EL ARAÇ SATIŞI DÜZENLEME KANUNU' Hakkında Merak Edilenler zorunlu arabuluculuk1 yeni arabuluculara uygulama eğitimi ve pratik bilgiler1

SGK Hizmet Dökümündeki Kodlar ve Açıklamaları - SGK BİLGİSİ

  1. İş Hukukuna İlişkin Sorunlar Ve Çözüm Önerileri 4.Bölüm
  2. Yorumlu-Yorum / Arabuluculuk
  3. Yeni 'İKİNCİ EL ARAÇ SATIŞI DÜZENLEME KANUNU' Hakkında Merak Edilenler
  4. zorunlu arabuluculuk1
  5. yeni arabuluculara uygulama eğitimi ve pratik bilgiler1

İş Hukuku Uyuşmazlıklarında Zorunlu Arabuluculuk ve Kanun Yolları 1. Bölüm - Duration: 1:19:16. İstanbul Barosu 2,922 views. 1:19:16. Sosyal yardım ve destek kredisi son dakika ... yeni arabuluculu olup portaldan iş gelen arabuluculara uygulama eğitimi ve pratik bilgilerin sunumu Antalya Barosunda Av.Arb.Mehmet KAYA ile Av.Arb. Hayrullah DEMİR. Bunun Yanı Sıra 8 Yaşını ve 160 Bin km.'yi Aşmamış İkinci El Araçlara Ekspertiz Yapılması, Fiziksel Durumu Uygun Araçlara 3 Ay ve 5000 Km. Garanti Verilmesi Zorunlu Oldu. Yargılama aşamasında alternatif çözüm yolu olan arabuluculukla ilgili düşüncelerim... İstanbul Barosu ve Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesince her yıl düzenlenen ‘İş Hukuku’ toplantılarının yirmi birincisi 03-04 Haziran 2016 Cuma ve Cuma...